Fay Weldon, “Hafta Sonu”

Saat yedi buçuk olduğunda gitmeye hazırlardı. Martha her şeyi arabaya yerleştirmiş, üç çocuğu uygun şekilde giydirip eğitici oyunlar ve tam buğdaylı kurabiyelerle donatarak arka koltuğa oturtmuştu. Arabada her şey hazır olduğunda Martin televizyonu kapatacak, aşağı inecek, evi ön ve arkadan kilitleyecek ve direksiyona geçecekti.

Hafta sonu! Kır evine gidişi cuma akşamları yalnızca iki, dönüşü pazar gecesi üç saat süren yol. Yeşilliğin ve gelip giden misafirlerin verdiği keyif. Şanslı olduklarını düşünüyorlardı, hem de ne şanslı!

Cuma günleri Martha eve otobüsle altıyı on iki geçe varıp aileye çay ve sandviç hazırlar, sonra dört yatağın çarşaf ve nevresimlerini çıkararak pazartesi günü için çamaşır makinesine koyardı; çamaşırlıktan kırda kullandıkları yatak takımlarını, ayrıca kitapları ve oyunları, ayrıca hafta sonu yiyecekleri –yükü azaltmak için hafta boyunca iş molalarında alınmış– şeyleri, ayrıca kendi iş dosyalarını, ayrıca Martin’in çizim malzemelerini (kendisi bir reklam ajansında piyasa araştırmacısı, adamsa serbest çalışan bir tasarımcıydı), ayrıca saç fırçalarını, kotları, yedek tişörtleri, Jolyon’ın antibiyotiklerini (boğazı ağrıyordu), Jenny’nin kayıt cihazını, Jasper’ın kasetçalarını ve diğer şeyleri –ah, o diğer şeyler!- alıp hız ve beceriyle bagaja yerleştirirdi. Hafta içi kır evinde pek az şey bırakabilirlerdi (“Hırsızlara açık davet”: Martin). Sonra diğerleri yemeklerini yerken Martha evi toplayıp temizleyerek koşuşturur, şunu ve bunu halleder, kediyi bir komşuda bulup diğerine teslim eder ve genelde, kendiyle iftihar ederek, diğerleri tabaklarını bitirinceye kadar her işi tamamlamış olurdu. Martha sofrayı toplar ve çocuklar arabada en iyi yere kim oturacak diye yazı tura atarken Martin BBC2 haberlerini yakalamaya çalışırdı. “Martha,” dedi Martin bu gece, “Bayan Hodder’a daha fazla iş yaptırmalısın. Senden faydalanıyor.”

Bayan Hodder haftada iki kez temizliğe geliyordu. Yaşı yetmişin üzerindeydi. Saatliği iki pound tutuyordu. Bu ücreti Martha kendi maaşından ödüyordu, eh, nasılsa evi çekip çevirmek Martha’yı alakadar eden bir şeydi. Martha çalışmayı seçtiyse –buna tamamen hakkı vardı, Martin izin vermişti, çocuklar için en iyisi bu olmasa da, orası Martha’nın vicdanına kalmıştı– evde yerine geçecek kişinin ücretini elbette Martha ödemeliydi. Martin’in ağzından yüksek sesle, net ve sıkça çıkan ve Martha’nın kalbiyle duyduğu aşikâr bir gerçeklikti bu.

“Haklısın sanırım,” dedi Martha. Tartışmak istememişti. Martin zor ve uzun bir hafta geçirmişti, şimdi de araba kullanması gerekiyordu. Martha kullanamıyordu. Martha’nın ehliyetine dört ay önce içkili araç kullanmaktan el konulmuştu. Bunun adil olmadığı konusunda herkes hemfikirdi, Martha’nın içkiyi fazla kaçırdığı pek görülmezdi; zaten başkalarına içki doldurmakla ya da başkalarının kadehlerini yıkamakla öylesine meşgul olurdu ki kendi pek içemezdi. Ne var ki, âdeti olduğu üzere Martin onu doğum gününde dışarıya çıkarmıştı ve yorgunlukla heyecan birbirine karışınca Martha tedbiri elden bırakmıştı. Nerede olduğunu, neden orada olduğunu fark edemeden kendini rıhtımda, masrafı ödenecek yamulmuş bir elektrik direğiyle arabaya alınacak yeni kaput ve altı aylık el konulmayla bulmuştu.

Bu yüzden kır evine giderken Martha’nın arabasını Martin’in kullanması gerekiyordu. Martin cumaları hep yorgun olduğundan, pazarları sıcak bastığı ve uykusu geldiğinden motordaki her tangırtı, şıngırtı ve gümbürtü Martha’ya bir şekilde kendi suçu gibi geliyordu.

Martin’in Londra ve işte kullanılacak küçük bir spor arabası vardı, trafiğin içine kolaylıkla dalıp çıkabiliyordu. Martha’nınki eski bir steyşındı; çocukları, piknik sepetlerini, yatak takımlarını, yiyecekleri, oyunları, bitkileri, içkiyi, taşınabilir televizyonu ve hafta sonları kırsala giden orta sınıfların ihtiyaç duyduğu her şeyi koyacak yeri vardı. Araba hızla değil ağır ağır gider ve Martin’i sinir ederdi. Martin’in ağzından nadiren sert bir söz çıksa da Martha, eşlerin âdeti olduğu gibi, adamın ruh halini yaptıklarındansa söylemediklerinden, başını eğişinden, buruşmuş ve neşeli gözlerinin daha da buruşuk ve neşeli gelişinden ve elbette Martha’nın arabasıyla konuşma şeklinden anlayabilirdi.

“Hadisene, seni külüstür araba! Elinden bu kadarı mı geliyor? Aşırı yaşlısın, senin sorunun bu işte. Sızlanmayı kes. Sürekli sızlanıyorsun, alt tarafı bir bayır işte. Kalçaların çok geniş. Oradan asla geçemezsin.”

Martha yaşını, sızlanma meylini ve kalçalarının genişliğini dert ediyordu. Bu yorumları üzerine alıyordu. Haksız mıydı? Çocuklar bir şey fark etmiyordu: eğlenceli neşeli güleç Baba, Anne’nin arabasıyla ilgili espri yapıyordu sadece. İçkili araç kullandığından işi bitmiş Anne. Melankolisinin kökleri, koşuşturan ve yoğun günlük halinin derinliklerine inen Anne. Yoğun, ah çok yoğun!

Arabayla konuşma şekliyle ilgili bir şey dese Martin sadece gülüp paranoyak olma derdi. “Annen gibi olma, hayatım.” Martha’nın annesi hayatının son demlerinde insanların onun arkasından iş çevirdiği fikrine kapılmıştı. Martha’nın annesi herkesten uzakta ve kuşkuyla sarılı bir hayat sürmüş, Martha’nın çocukluğunu sıcaklıktan yoksun ve yalnız bir döneme dönüştürmüştü. Martha için şimdi hayat, o zamana kıyasla, harikaydı. İnsanlar, çocuklar, evler, sohbetler, yiyecekler, içkiler, tiyatrolar, hatta artık bir kariyer. Onunla dünyanın düşmanca tavırları arasında dikilen Martin; geri kalan dünyayı işitme mesafesine çağıran popüler, rahat, eğlenceli Martin.

Ah, minnettardı; utangaçlığı ve bıktıran sınavları geçme hevesiyle zavallı, dürüst Martha… Hayatı nasıl da çiçeklenip serpilmişti! Üç de çocuğu vardı –Jasper, Jenny ve Jolyon– hepsinde Martha’nın geniş kaşları ile açık bakışları vardı; hepsinde onun sevgisiyle bakımından ve doğdukları günden itibaren onlara verdiği emekten kaynaklı bir güven duygusu vardı.

Martin arabayı kullanıyor. Martha’nın bu sefer içi geçiyor.

Uygun yiyecekler, uygun kelimeler, uygun oyunlar. Bademcikler için doktorlar, azılar için dişçiler. Silahlara el koy, televizyonu sansürle, yaratıcılığı teşvik et. Elde boya ve kâğıtlar, raflarda kitaplar, öğretmenlerle toplantılar. Müzik öğretmenleri. Dans dersleri. Partiler. Çaya gelen arkadaşlar. Okul piyesleri. Okul ziyaretleri. Çocuk orkestrası.

Martha sarsıntıyla uyanıyor. Trafik ışıkları. Martin arabayı kullanırken Martha’nın uyumasından hoşlanmıyor.

Kıyafetler. Ah, kıyafetler! Bunu giyemez, şunu giymeli. Kıyafet mağazaları. Köşelerde biriken kıyafet yığınları: güzelce yıkanmış da ütülenmeyi bekliyor, kaldırılmayı bekliyor.

Yığınları yerden kaldırıp kirli sepetine at. Martin dağınıklığı sevmiyor.

Yaratıcılık düzenden doğar, kaostan değil. Çocukların küçüklüğünde işi bıraktığın beş yıl, işe döndüğünde zayi olan kıdemin. Ne, bunlar bir hiç için mi sanıyordun? Çocukların varsa, anne, burada senin mükâfatın. Dışarıda değil.

Yeteri kadar yiyecek aldın mı? Karar vermek hep güç.

Yiyecekler. Ah, yiyecekler! Öğle molanda alışverişe git. Torbaları sürüye sürüye eve taşı. Buzluğa atılacakları, Martin’in araba bakımıyla ilgili akşam derslerine gittiği ve evde olup huzursuzluğunu fark edemeyeceği çarşamba geceleri pişir. Martin akşamları oturmanı istiyor. Meyveler, et, sebzeler, ev yapımı ekmek için un. Eh, dışarıdan alınan ekmekler kirletici maddeyle dolu. Dondurulmuş yemeklerin, kendin yapsan bile, tadı kaçıyor. Martin bunu sık sık söylüyor.

Lezzetlendiriciler. Herkes mango sosuna bayılıyor. Ama ederi!

Londra Havalimanı solda. Bakın, bakın çocuklar! Concorde uçağı mı? Hayır, aptal, tabii ki Concorde değil.

Ah, herkese her şey olabilmek: çocuklara, kocana, işverenine, arkadaşlarına! Yapılabilir, evet, yapılabilir: süper kadın.

İçkiler. Ev yapımı şarap. Neden olmasın? Londra’da yetiştirilmiş dolgun ve bol bol mürverden. En azından içinde ne olduğunu biliyorsun. Yüksek dolaplarda sakla, çok yer kaplar, portatif merdivende aşağı yukarı. Dikkat et! Kayma. Bir şeyleri kırma.

Kaza diye bir şey yok. Kazalar Freudyen dil sürçmeleri gibi, aksi ve kasti şeyler.

Martin aksiliğe katlanamaz. Martin zayıf kadınlardan hoşlanır. Diyetten. Sekreteri Martin’in epey hoşuna gider. Diyet: Martin ince bacaklar ve büyük göğüslere bayılır. İkisine birden nasıl sahip olunur? İmkânsız. Ama uğraş, uğraş işte, olmadığın ama olman gereken şeyi olmak için. İçinde ve dışında.

Martin eve çiçek ve çikolata getirir: Martha’yı hafta sonu tatillerine götürür. Harika! Dünyadaki en iyi koca: buruşmuş, neşeli, tatlı gözlerine bak, işte orada. Suratı sirke satıyorsa ne olmuş. Aldırma. Gözlerine bak. Aşk. Aşktan olmalı. Evlendin onunla. Sen. Sen elbette ki gerçek aşkı hak ediyorsundur?

Salisbury Ovası. Stonehenge. Bakın, çocuklar, bakın! Anne, Stonehenge’i yüzlerce kez gördük. Uyumaya devam et.

Pişirmek! Ah, pişirmek. İnsanlar Martin ve Martha’nın evine yemeğe gelmeye bayılır. Öğle molanda kafanda planlama yap. Eve altıyı on iki geçe varırsan eti mühürleyebilirsin yumurtanın beyazını çırparken kediyi beslerken sofrayı kurarken fasulyeyi ayıklarken peyniri çıkarırken, keçi peynirini, Martin keçi peyniri seviyor, Martha keçi peynirini sevmeye çalışıyor— ah, yatak, uyku, huzur, sessizlik.

Seks! Ah, seks. Orgazm, lütfen. Martin’in buna ihtiyacı var; eh, senin de. Harekete geçirmeyi ihmal ettiğin bir tutkuyu sekreterinin karşılamasını istemezsin. Değil mi? Çabuk, çabuk, ulvi bağ. Aşk. Evlilerin aşkı.

Sekreter! Bayağı bir kuşku muhtemelen, fazlası değil. Artık ölüp gitmiş annesinin tarzında bir paranoya krizi muhtemelen.
Huzura kavuşmuş.
Huzur içinde yatsın.
Kuşkularını izleyen, sıcaklıktan yoksun, yapayalnız anne.

Az kaldı, çocuklar. Cennete az kaldı, kır evine az kaldı. Bir kurabiye daha alın.

Kapının etrafında canlı güller. Güller. Buda, otları temizle, fısfısla, gübrele, topla. Dikenlere dikkat et. Martin’in sert sözlerinden biri.

“Martha, gül istememek diye bir şey yok! Ne biçim biriyle evliyim ben? Gül karşıtı biriyle mi?”

Yeşil çimenler. Ah, Tanrım, çimenler. Çimenler biçilmeli. Dinginlik veren bahçe, papatyalar fışkırmış, düğünçiçekleri parlıyor. Güller ve çimenler ve kitaplar.

Kitaplar.

“Lütfen, Martin, öğle aralarından birinde Christie’nin kitap satışlarından aldığın ve çoğu yirmilerin ilk edisyonları olan iki yüz kitabımız olmak zorunda mı? Kitapların tozunun alınması gerek.”

Martin, Jasper, Jenny ve Jolyon’ın gürültülü kahkahaları. Annem diyor ki kitabımız olmasın, kitapların tozunun alınması gerek!

Güller, yeşil çimenler, kitaplar ve huzur.

Kır evine vardıklarında Martha irkilerek uyandı, çıkardığı hafif çığlık sesi hepsini kahkahalara boğdu. Annenin uyanma çığlığı diyorlardı ona.

Martin ateşi yakarken bagajdan çıkarılıp yerleştirilecek eşyalar, yapılacak yataklar, bağlanacak elektrik, hazırlanacak akşam yemeği, süpürülecek örümcek ağları vardı. Sonra yemek: tatlı ekşi sosta domuz pirzolası (“Düzgün pişirmezsen domuz oldukça yavan bir et”: Martin), bahçeden yeşillik ya da tavşanların bıraktığı kadarıyla yeşillik (“Martha, etraflarını ağla güzelce çevirdin mi? Doğru söyle!”: Martin) ve patates sote. Püre karbonhidrat yığını ve çok sıradan, hazır püre almak zaten düşünülemez bile. Çocuklar yıldız atlaslarının yardımıyla gece göğünü inceliyor. Ne harika, mükâfat gibi çocuklar!

Sonra sofrayı topla, ekmeğin hamurunu mayalanmaya bırak, Martin yatağa çoktan girmiş, araba kullanmak ve ateşi yakmaktan yorgun düşmüş (“Martha, bu odunları düzgünce yerleştirmemiz gerekiyor. Söyle çocuklar yapsın, tamam mı?”: Martin). Süpür ve topla, TV antenini düzelt. Jasper’ın ayağıyla çiğneyip söktüğü kotunun kenarlarını dik (“Öyle dolaşamaz, Martha. Jasper bile”: Martin).

Gece yarısı. İyi geceler. Hafta sonu misafirleri sabah gelecek. Yedi kişilik öğle yemeği ve cumartesi günkü akşam yemeği. Yedi kişilik pazar kahvaltısı, dokuz kişilik öğle yemeği (“Titizlenip abartma, hayatım. Hep abartıyorsun”: Martin). Ah, Tanrım, sarımsak eziciyi unuttum. Bu, kaşığın tersi ve tuzla harcanacak on dakika demek. Tabii, kim ister iri iri sarımsakları? Kimse. Hele Martin’in misafirleri. Martin öyle dedi. Uyku.

Colin ile Katie. Colin, Martin’in en eski arkadaşı. Katie onun genç, yeni karısı. Janet, Colin’in diğer, önceki karısı, Martha’nın arkadaşıydı.

Janet, daha çok Martha gibiydi, kocasından daha sessiz ve cansızdı. Martin onun dırdırcı ve bıktırıcı olduğunu düşünüyor ve söylüyordu; ayrıca kendini salmıştı tabii, herkes bunda hemfikirdi. Kadını terk ettiği için Colin’i kimse tam olarak mazur görmüyordu ama bu arzuya neden kapıldığını görebiliyordunuz.

Katie’ye karşı Janet.

Katie güzel, rahat ve zarifti. Ağır ağır, harfleri uzatarak konuşurdu. Elleri oynayıp dururdu, ayakları küçük ve kadınsıydı. Çocuğu yoktu.

Janet dümdüz ve nispeten büyük ayaklarıyla zorlukla yürürdü. Ayaklarında bir sorun vardı. Yürürken hafif içe basardı. İki çocuğu vardı. Doğrusu, sıkıcı biriydi. Ama Martha onu severdi: Janet kır evine geldiğinde bulaşıkları yıkardı. Çoğu misafirin yaptığı gibi değil ama, her şeyi görev icabı yıkayıp bulaşıklığa dizmez; gerçekten kurulayıp yerine kaldırırdı da. Janet lavaboyu da yıkar, çocukları sofraya oturtup herkese, en küçüklerine bile, sandalye çekerdi; çocukları hoşnut edip uslu durmalarını sağlardı ki yetişkinler –yani, erkekler– sohbetlerine, şakalarına, bayıldıkları kır tatiline devam edebilsin. Bu sırada Janet diğerlerine minnettar gibi, oldukça mutlu, boşluğa bakardı.

Janet bahçeyle de uğraşırdı. Erkekler yürüyüşlerine çıktığında çileklerin otlarını temizlerdi. Sert ve dik ayakları bazen birkaç bitkiyi ezerdi ama aldırma, ah, aldırma. Canım Janet, anlıyordu.

Artık Janet yoktu ve Katie vardı.

Katie erkeklerle sohbet eder, erkeklerle yürüyüşe çıkar, Martha sofraya dökülen içkileri temizlemeye çalışırken buna tahammül edemiyor gibi kül tablasını çekiştirirdi.

Katie tavırlarıyla, yemek yapmak sıkıcı demeye getiriyordu, ev işleri sıkıcıydı ve bu tür şeyleri dert edinen herkes aptalın tekiydi. Martha gibi. Tereyağına bulaştıysa bile kül nerede duruyorsa orada kalmalıydı, sohbetler hiçbir zaman bölünmemeliydi.

Tak, tak. Katie ile Colin gün cumartesiye dönmüşken gecenin köründe, biri çeyrek geçe geldiler, Martha tam da yatağa girmişti. “Sorun değil ya? Ayışığına karşı koyamadık. Stonehenge’i bir görecektiniz! Rahatsız etmedik ya? Tavuk gibi erkencisiniz!”

Martha hışır hışır hızlıca omlet hazırladı. Cumartesi gecesi kullanılacak yumurtalar (“Martha çok güzel omlet yapar”: Martin) (“Tatlım, mantarlı omletlerinden yap: mantarları ayrı pişir, unutma, limonla. Yoksa mantarların suyu yumurtaya karışıp her şeyi bozuyor”). Pazar akşam yemeğinde kullanılacak mantarlar. Ama bir şey dese kaba kaçar.

Colin ile Katie’yi gören Martin tamamen ayılıverdi. Viski şişesini çıkarttı. Bardakları. Buzu. Su koyulacak sürahiyi. Bekle. Bitirdiklerinde bir lavabo dolusu bulaşığı daha yıka. Gece 2.

“Şimdi yıkama, hayatım.”

“Hemen biter.” Işıl ışıl bir gülümseme, kendine acıdığını belli eden bir şey yok. Kendine acıman herkesin hafta sonunu berbat edebilir.

Yedi kişilik kahvaltıyı yetiştirebilmesi için lavabodaki bulaşıkların yıkanmış olması gerektiğini Martha biliyor. Kahvaltı zorlu bir öğün. Hele domuz pastırması, yumurta ve domateslerin hepsi ayrı tavalarda pişirilecekse (“Ayrı tava, ayrı lezzetler demek!”: Martin).

Geceliğiyle koşuşturuyor. Bu şimdi Katie olsaydı… Oysa Martha’nın iş peşinde koşan bir yanı var. Güven veriyor bu, elbette; ama el kadar gecelik, koca kalçalar ve otuz sekiz yıl epey mahcup edici. Martha bunu Colin ile Katie’nin gözlerinde okuyor. Martin’inkilerde de. Martha insanların gözlerinden bu kadarını görmesem keşke diyor. Annesi de görürdü. Sevgili, ölmüş annem. Hakkındaki yargılarım yanlış mıydı?

Bu, Katie’nin Colin’le geldiği ve Janet’in olmadığı ikinci hafta sonuydu. Colin fotoğrafçıydı, Katie onun aksesuarlarını ayarlıyordu. Önceleri Colin ile Janet, sonra Colin, Janet ile Katie, şimdi de Colin ile Katie!

Katie otları lastik eldivenle yolmuş, hercaimenekşeleri ot sanıp koparmış, yanlış yaptığını söyleyenlere katılıp kahkahalarla gülmüştü; hercaimenekşeler ölmüştü. Eh, yıllar geçtikçe Colin iyice zengin ve iyice ünlü olmuştu; Katie gibi biri dururken iyice zengin ve ünlü bir adam Janet gibi bir eşi ne yapsın ki?

Colin/Janet/Katieli hafta sonlarının ilkinde Katie banyodan çıkıp gelmişti. Islak havluyu apaçık bir tiksinmeyle gösterirken “Baksana,” demişti Katie. “Yalnızca bunu bulabildim. Kurusu yok mu?” Martha kuru bir havlu getirmeye koşmuş ve şaşırtıcı ama, bir tane bulmuştu. Havluyu uzattığında Katie ona ışıl ışıl gülümseyen bir bakış atmış, eleman eksikliği varmış da bir hizmetçiyle konuşuyormuş gibi “Islak havluya katlanamıyorum. Islak havlu olmasın da ne olursa olsun,” demişti. Tüm suyu da kullanmış, Martha’ya bulaşıkları yıkayacak su bırakmamıştı.

Kır evindeki asıl dert, elbette, herhangi bir şeyi kurutmaktı. Makine için tesisat yoktu, çamaşır ipleri de manzarayı kapatır diye Martin’i dehşete düşürüyordu. Hafta boyunca sırf hafta sonu kır manzarası görebilmek için çalışıp didiniyordu. Islak havluları asarak manzarayı bozmak ne saçmaydı! Artık Martha daha çok havlu getiriyordu, belki böylece herkesi memnun edebilirdi. Pazar geceleri plastik torbaya koyup geri taşıdığı dokuz ıslak havlunun icabına Londra’da bakardı.

Bu cumartesi sabahı, kahvaltının hemen ardından Katie arabaya gitti –Colin’le yeni bir Lamborghini almışlardı, Katie’yi bundan aşağı bir şeyde hayal etmek güçtü– ve elinde salladığı yeni bir Yves St Laurent havlusuyla geri geldi. “Bak! Kendiminkileri getirdim, canlarım.”

Başka hiçbir şey getirmemişlerdi. Ne meyve, ne et, ne sebze, hatta ekmek bile, hele bir kutu çikolata bile. Önceki gece şevkle koşa koşa yatmaya gittiklerinde misafir odası sallanıp inildemişti. Tabii, öyle yapabilecekken kim kalıp bulaşıkları yıkamak ister ki; ama çocuklar ne olacak? Kafaları karışır mı? Önceleri Colin ile Janet, şimdi Colin ile Katie?

Martha fikirlerinin birazını mırıldanınca Martin çok şaşırdı. “Colin benim en yakın arkadaşım. Ondan bir şey getirmesini beklemiyorum,” ve Martha pinti gibi hissetti. “Ayrıca, Tanrı aşkına, çocukları seksten sonsuza kadar koruyamazsın, bu kadar bağnaz olma,” böylece Martha bir de aptal gibi hissetti. Pinti, dırdırcı ve aptal.

Janet hafta içi Martha’yı aramıştı. Evleri onun fikri alınmadan satılmış, o ve çocuklar küçük bir daireye taşınmıştı. Janet’in söylediğine göre Katie Colin’i ona verdiği parayı kesmesi için ikna etmeye çalışıyordu.

“Maddiyatçı olmanın kimseye bir yararı yok,” diye içini döktü Katie. “Benim hiçbir şeyim yok. Ne evim, ne ailem, ne bağım, ne malım mülküm. Bak bana işte! Sadece kendim ve bir bavul dolusu kıyafet.” Oysa Katie kendisinden oldukça hoşnut görünüyordu ve kıyafetleri muhteşemdi. Katie epey içer ve gülünç davranmaya başlardı. Herkes gülerdi, Martha dâhil. Katie iki kez evlenmişti. Martha birinin otuzlarının ortasına kendi adına hiçbir şeyi olmadan nasıl gelebildiğine hayret ediyordu: ne koca, ne çocuk, ne mülk, ne akıl.

Şu var ki, Martha böyle bir acizliğin getirdiği gücü görebiliyordu. Katie’nin dünyada sahip olduğu tek şey Colin’se, Colin onu nasıl terk edebilirdi? Ayrıca nereye terk edebilirdi ki? Katie nereye giderdi? Nasıl yaşardı? Ah, akıllı Katie.

“Çay fincanım kirli,” dedi Katie. Martha özür dileyerek koşup temizlemeye gitti. Martin kaşlarını kaldırdı Martha’ya, Katie’ye değil.

Sitemle “Keşke parfüm sürsen,” dedi Martin Martha’ya. Katie bir sürü sürüyordu. Martha’nın sürecek vakti yokmuş gibiydi oysa. Martin ona şişe şişe parfüm alıyordu. Martha her sabah acil durumlara yetişmek için yataktan fırlıyordu: miyavlayan kedi, öksüren çocuk, yanlış çalan alarm, postacının kapı sesi. Martha ne zaman koku sürünecekti? Yine de Martin’in siniri bozuluyordu. Onun hoşuna gitmek için daha çok uğraşmalıydı.

Aynı yaşta olmalarına rağmen Colin Martin’den daha yakışıklı, bakımlı ve genç görünüyordu. “Gençleşiyor,” demişti Martin o gece yatakta. “Katie’yi bulduğundan beri.” Bulmuştu, sanki hazine gibi. Ortaya çıkarmıştı, düzenini kurmuş evlilerin sıkıcı dünyasında heyecan veren ve muhteşem bir şeyi.

Cumartesi sabahı Jasper bir oduna basmış (“Martha, neden ayakkabılarını giymiyor? Çok fena”: Martin) ve Martha acıtan kıymığı çıkarttırmak için onu hastaneye götürmüştü. Kır evinden ayrıldığında saat on, eve geri döndüğünde saat birdi ve onlar hâlâ güneşte oturuyor, içiyordu. Boş şişeler uzamış çimlerin üstünde parlıyordu. Çimler biçilmemişti. Şişeleri unutma. Kırılmış cam, hastanede geçecek daha çok sabah demek. Ah, abartma. Keyfine bak. Diğerleri gibi. Çabala.

Ama patatesler soyulmamış, kahvaltı kaldırılmamıştı, hiç. İzmaritler kalan ekmeklerin, domuz pastırması derisinin ve marmelatın arasında hâlâ. “Patatesleri yapabilirdiniz,” deyiverdi Martha. Ah, şu hırçınlık! En büyük suç. Şaşkınlık ve tiksintiyle baktılar ona. Martin de.

“Aman ya,” dedi Katie. “Pazar yemeği olayını cumartesi mi yapacağız? Patates mi? Patates yemeyeli yüzyıllar oldu. Harika!”

“Çocuklar bekliyor,” dedi Martha.

Gerçekten de bekliyorlardı. Cumartesi ve pazar öğle yemekleri hayatlarına yön veren ışıklar gibi parlıyordu. Cumartesi öğle yemeği, aile yemeği: balık ve patates cipsi (“Evde pişmesi dışarıdan alınmasından çok daha iyi”: Martin). Pazar. Genelde biftek, patates, bezelye, elmalı tart. Ah, elbette. Yorkshire çöreği. Fırınla ocağın derecelerinde hep bir sorun olur. Biftek yavaş yavaş pişerken Yorkshire hızlı yapılmalıdır. Nasıl becereceksin bunu? Büyük göğüsler ve küçük kalçalar gibi.

“Sakinleş biraz,” dedi Martin. “Vakti gelince akşam yemeğini ben pişiririm. Kıymık kendi kendine çıkardı, onu hastaneye götürmene gerek yoktu. Bırak hayat üstünden akıp gitsin, aşkım. Dalgalara uyum sağla, işte böyle.”

Martin Martha’ya uzak, varla yok arası gülümseyen bir bakış attı. Elini Katie’nin altın yüzüklerle dolu ince kahverengi kolunun üstüne koymuştu.

“Zaten çocuklar için fazla uğraşıyorsun,” dedi Martin. “İyi bir şey değil bu onlar için. Bir şeyler iç.”

Böylece Martha endişeyle basamağa tüneyip bir kadeh elma şarabı içti ve öğle yemeğini geç yiyeceklerse etrafı toplayıp temizleyerek beklenen akşam yemeği için eti marineden nasıl çıkaracağını düşündü. Marine edilmiş kuzu eti kısık ateşte en az dört saat pişmeliydi; ayrıca kır evindeki fırın oldukça küçüktü ve ızgarayla ikisini aynı anda kullanamıyordun ve Martin balığını kızartılmış değil ızgarada severdi. Daha az kolestrollü.

Bunları dile getirmedi. Bunlar gibi ev meselelerinin detayları çok sıkıcıydı ve Martin en ufak yakınmayı bile olay sayıyordu. Olay çıkarmaksa nankörlüktü.

Hayat buydu işte. Eh, değil mi? Kocaman arabalarında şık arkadaşlar ve kırsalda yaşam ve öğle yemeğinden önce içilen içkiler ve güller ve kuş çıvıltıları. “Fazla içme,” dedi Martin ve onlara Martha’nın el konulan ehliyetini anlattı.

Çocuklar acıkmıştı bu yüzden Martha onlara konserve fasulye ve sosis açıp ısıttı (“Martha, o boktan şeyi mi yemeleri lazım? Bekleyemezler mi?”: Martin).

Katie acıkmıştı, öyle dedi çocukları hoş tutmak için. Çocuklara çok iyi davranıyordu, çoğu çocuğa. Colin ve Janet’in çocuklarını bilhassa sevmiyordu. Bunu dillendirmiş, Colin de kabul etmişti. Çocuklarını ayda bir görüyordu artık, haftada bir değil.

“Öğle yemeğini ben yapayım,” dedi Katie Martha’ya. “Çok uğraşıyorsun, ah zavallım!”

Martha’nın sonraki günkü piknikli öğle yemeği için ayırdığı her şeyi dolaptan çıkardı: Camembert peyniri ve yeşillikler ve salam ve bunlarla iki dakikada harika bir domatesli salata yapıp beyaz şarabı açtı, “Pek soğumamış, hayatım. Soğumuş olması gerekmiyor muydu?” ve hepsini işinin ehliymiş gibi beş dakikada sofraya koydu. “İşte bu kadar, hayatım,” dedi Martin. “Cumartesileri balık ve patates cipsi diye diye tuhaflaşıyorsun. Bundan daha iyisi olabilir mi? Ya da daha kolayı?”

Olamazdı tabii ama cumartesinin altı kişilik balığı yerine pazarın dokuz kişilik açık büfesi gitmişti. Balığı çoğaltabilir miydi? Hayır. Katie epey içmişti. Martin’i alnından öptü. “Tuhaf şu Martha,” dedi. “Bana Janet’i hatırlatıyor. Janet’i seviyorum gerçekten.” Colin, Janet’in hatırlatılmasını istemiyordu ve öyle söyledi. “Hayatım, Janet hayatın bir gerçeği,” dedi Katie. “Onu daha çok düşünürsen ona daha az para yollamayı becerirsin belki.” Esnedi ve dümdüz, çocuksuz bedeniyle gerinerek Colin’e davetkâr, yaramaz küçük kız gözleriyle gülümsedi. Martin hayranlıkla onu izledi.

Martha kalkıp onların yanından ayrıldı. Yanına bir boya kabı aldı ve banyonun duvarını bir kat parlak beyaza boyadı. Beyaz yüzey onu memnun etti. Boya yapmada iyiydi. Düz ve pürüzsüz bir yüzey elde etmişti. Bacakları titredi. Varisi olmasından endişelendi.

Dışarıda, bahçede çocuklar badminton oynuyordu. Huysuzlanmışlardı ama yukarı bakıp annelerinin her zamanki gibi çalışıyor olduğunu görünce içleri rahatladı. Hayatlarını düzeltiyor ve iyileştiriyordu: düzenleyerek, planlayarak, ileriyi düşünerek, felâketlerden kaçınarak, hazırlık yaparak, anne tavuk gibi, abartıp sinir bozarak. Dünyanın doğal ve sıkıcı görünümünün bir parçasıydı işte.

Cumartesi gecesi Katie uyumaya erken gitti: sandalyesinden kalkıp gerindi, esnedi, Martha’nın tavaları yıkadığı mutfağa eğilip baktı. Martin ateşi parlatmak için körüklerken Colin sofrayı toplamış ve Katie peçeteleri güzelce buruşturup katlamıştı. “İyi geceler,” dedi Katie.

Katie üç dakika sonra geri geldi, elinde Yves St Laurent havlusunu sitemle tutuyordu, sırılsıklamdı havlu. “Aman Tanrım,” diye inledi Martha. “Jenny saçlarını yıkamış olmalı!” Doğruyu ve yapılması gerekeni bildiğini göstermek için Martha Jenny’yi yatağından kaldırmaya ve herkesin içinde paylamaya mecbur kalmıştı. Bu, Jenny’nin hafta sonu boyunca surat asacağı ve Martha’nın hafta içi ona bir sürpriz yapması ya da onu gezmeye çıkarması gerektiği anlamına geliyordu yoksa sonraki hafta astım krizi geçirirdi. “Çocukların üzerine çok titriyorsun,” dedi Martin. “O yüzden Jenny’nin astımı var.” Jenny göze hoş geliyordu ama çarpıcı bir güzelliğe sahip değildi. Babasını hüsrana uğratıyordu belki? Martin böyle bir şey demezdi ama Martha böyle düşündüğünden endişeleniyordu.

Çocukların her birine her gün bir yumurta ve bir portakal. Böylelikle sorunların hiçbiri kötüleşmezdi. Kötüleşmemişti de. Astım epey hafifti. Sakin, huzurlu bir ortam, demişti doktor. Ah, gülümse Martha, gülümse. Evin saadeti sana bağlı. Yılda 21 x 52 tane portakal. Her biri satın alınmalı, taşınmalı, soyulmalı, sonrasında bulaşığı yıkanmalı. Peki ya patatesler. Yılda 5 x 52 kilo? Martin patateslerinin titizlikle soyulmuş olmasını isterdi. Ağzına küçük siyah parçacıkların gelmesine dayanamazdı (“Eh, pek güzel olmamış, değil mi?”: Martin).

Martha rüyasında avuç avuç kömür yiyip beğendiğini gördü.

Cumartesi gecesi. Martin Martha’yla üç kez sevişti. Üç kez? Ne enerjikti, belli ki misafir odasındaki seslerden tahrik olmuştu. Martin onu sevdiğini söyledi. Martin hep söylerdi. Özenli bir âşıktı, ön sevişmenin önemini bilirdi. Martha da bilirdi. Üç kez.

Ah, uyku. Jolyon kâbus görmüştü. Jenny’yi bir güve uyandırmıştı. Bu sırada Martin derin derin uyumuştu. Geceleyin Martha evin içinde dolandı. Ay vardı. Pencereye oturdu ve yaz gecesini beş dakika izledi, huzurluydu. Sonra yatağa döndü çünkü sabah zinde olması gerekiyordu.

Olamadı. Geç uyandı. Diğerleri yürüyüşe çıkmıştı. Bir not, düşünceli bir not bırakmışlardı: “Seni uyandırmadık. Yorgun görünüyordun. Çok dağınıklık çıkarmamak için soğuk bir kahvaltı yaptık. Biz dönene kadar her şey öylece kalsın.” Ama saat ondu, misafirler öğlenleyin gelecekti o yüzden ekmeği, tereyağını, kırıntıları, yapış yapış lekeleri, reçeli, kaşıkları, dökülmüş şekeri, kahvaltı gevreğini, sütü (ekşimişti) ve kirli tabakları kaldırıp temizledi, yerleri süpürdü, her şeyi hızlıca topladı, bir fincan kahve içti çabucak, pilav ile balık ve çikolatalı mus yapmaya hazırlandı, işlerin ortasında durup oturdu ve bir sürü ekmek ve reçel yedi. Geniş kalçalar. Dosyasındaki işleri hatırladı, hiçbirini yapamayacağını biliyordu. Zaten Martin hafta sonları iş getirmesini saçma buluyordu. “Tatildesin,” diyordu. “Neden dayatsınlar ki işi?” Martha işini seviyordu. İşinden memnun olma zorunluluğu yoktu. Memnundu işte.

Katie geri geldi, üzgündü ve ağlıyordu. Martha çalışırken o mutfakta oturup bardak bardak ekşi limonlu cin içti. Katie cinde buz ve limonu seviyordu. Bütün içkilerin parasını Martha maaşından ödüyordu. Martin’le anlaşmalarının bir parçasıydı bu, işe gitmesini sağlayan sözleşme. Eksikliğinde çalışan eş ve anne sebebiyle iç karartacak keyif verici her şeyi Martha ödemeliydi. İçkiler, tatiller, benzin, geziler, çörekler, elektrik, ısıtma; aralarındaki bir şaka gibiydi bu. Pek bir şey fark etmiyordu, nasılsa ortak paralarıydı. Martha’nın maaşının Martin’inkine yaklaşması inanılmazdı. Bir gün yetişip geçecekti de. O zaman ne olacaktı?

Çalışmak, açıkçası, kolay işti.

Neyse, zavallı Katie ağlıyordu: Colin’in Janet ile çocukların fotoğrafını cüzdanında tuttuğunu öğrenmişti. “Ondan kurtulmamış. Öyleymiş gibi yapıyor ama kurtulmamış. Janet tasma takmış ona. Mesele çocukları. Lanet olası çocukları. Mır mır Mary ve o küçük ucube Joanna. Tek düşündüğü onlar. Ben hiç kimseyim.”

Katie buna inanmıyordu. Önemli biri olduğunu biliyordu. Colin bir hışımla geldi. Fotoğrafı çıkarıp kibritle sertçe ateşe verdi. Mary ve Joanna ve Janet. Yanıp kül oldu. Küller yere döküldü (Colin ile Katie gittikten sonra Martha yeri süpürdü. Bunu hâlâ oradalarken yapmak kaba gibi geldi). “Git ona dön,” dedi Katie. “Git ona dön. Umurumda değil. Doğrusu, kendi başıma olmak daha iyi. Sen demode bir şeysin. Çık git. Kendi işine bak, ben de benimkine bakayım. Kimin umurunda?”

“Tanrı aşkına Katie, ne abarttın! Fotoğrafta var sadece. Orada seni sinir etmek için bulunmuyor. Ayrıca ona üzülüyorum. Zor zamanlardan geçiyor.”

“Sen geçmiyor musun peki, Colin? Her şeye tuz biber ekiyor, ben sana diyeyim. Senin de hakların yok mu? Kendimden bahsetmiyorum bile. Biraz sadakat beklemem çok mu?”

Öğle yemeğinden önce yukarıda, misafir odasında barışmışlardı. Harry ile Beryl Elder on iki buçukta geldiler. Harry pazar günleri koşturmaktan hoşlanmazdı; Beryl geç kaldıkları için telaşla özürlerini sıralayıp durdu. Bahçelerinden enginar getirmişlerdi. “Harika,” diye seslendi Martin, “Toprağın nimetleri? Güzel bir çorba yapalım! Somurtma, Martha. Ben yaparım.”

“Somurtma.” Demek ki Martha yeterince gülümsemiyordu. Martin, herkesin hafta sonunu berbat etmek üzeresin demeye getiriyordu. Bahçede hemen ilgilenilmesi gereken bir şey vardı –karaağaçta muhtemelen Hollanda karaağaç hastalığı vardı– Martha enginarları temizledi. Karıştırıcının kapağı fırladı ve her yer enginar püresi oldu. “Yemeği dışarıda yiyelim,” dedi Colin. “Martha’ya daha az iş çıkar.”

Martin Martha’ya kaşlarını çattı, misafirlere mağdur gibi görünmenin affedilemez bir suç olduğunu düşünüyordu.

Herkes mobilyaları güle oynaya dışarı çıkarmaya başladı; ama kimsenin bunları geri taşımaya yardım etmeyeceğini Martha yaşayarak öğrenmişti.

Jolyon’ı eşek arısı sokmuştu. Jasper saman nezlesi nedeniyle hapşırıp duruyordu, peçete bulamamıştı, tuvalet kâğıdı da kullanmazdı (“Peçete getirmeyi unutmadın tabii ki, değil mi hayatım?”: Martin).

Beryl Elder iyi biriydi. “Dışarıda yemek harika,” dedi çöreğine kaymak sürerken, –Martha eriyen krem peynirin üstünde dolanan bir sineği yakaladı (“Bu kadar sulu halde getirmemeliydin, Martha”: Martin)– “bunları bir kadının yapması gerekmesi dışında. Neyse ki yapması gereken ben değilim.” Beryl de çalışıyordu, gitmemelerini yeğlese de oğlanları yatılı okula göndermek için sekreterlik yapıyordu. Kocası epey zengin bir aileden geliyordu, kendisiyse evlendiklerinde sadece bir sekreterdi, yani hayatı şöyle ya da böyle iyiye gitmişti. Yakın zamanda Harry, paradansa iç huzuru seçerek borsanın hengâmesini bırakıp sanatçı olmuştu ama bu karar yalnızca kendisini ilgilendirdiğinden tabii ki oğlanları etkileyemezdi.

Katie pilav ve balıklı menüyü garip buldu, çatalının ucuyla yemeğiyle oynayıp bildiği İtalyan restoranlarını anlatmaya başladı. Martin arkasına yaslanıp güneşlendi, “Ah, hayat bu işte,” diye haykırdı. Gösterişli bir tavırla kahve yaptı, öğütücünün kapağı fırlayınca mutfağın her yeri, özellikle de Martin’in Martha’ya Noel’den Noel’e aldığı yemek kitapların durduğu sıra, kahve çekirdeği oldu. En azından bu kitapları her hafta sonu taşımak zorunda değillerdi (“Hırsızlarda onları çalacak akıl yok,”: Martin).

Beryl uykuya dalmıştı ve Katie onu merakla inceliyordu. Beryl’ın ağzı aralıktı, bir sürü dolgusu vardı, ayak bilekleri kalındı, belinden geriye bir şey kalmamıştı ve kendine bakmıyordu. “Kadınlara bayılıyorum,” diyerek iç geçirdi Katie. “Uyurken harika gözüküyorlar. Keşke benim hamurumda da annelik olsaydı.”

Beryl sıçrayarak uyandı ve kocasına eve gidelim diye dırdır etmeye başladı. Adam belli ki gitmek istemiyordu, o yüzden de gitmediler. Beryl annesi geleceği için dönmeleri gerektiğini düşünüyordu. Saçmalık! Sonrasında Beryl Harry’nin daha fazla ev yapımı şarap içmesini engellemeye çalıştı ve herkes ona güldü. Arabayı o kullanacaktı, Beryl kullanamıyordu, adamın şakaklarında eski bir yol kazasından kalan kötü bir yara vardı. Neyse boş ver.

“Adamın üstüne atlayacaktı, zavallı,” diye güldü Katie onlar gittiğinde. “Asla evlenmeyeceğim.” Colin ona hasretle baktı çünkü onunla evlenmek bu dünyada en çok istediği şeydi. Martha kahve fincanlarını topladı.

“Öf, yapma şunu,” dedi Katie, “biraz otur, Martha, hepimize kendimizi kötü hissettiriyorsun.” Martha otururken Martin ona sert sert baktı ve Jenny annesini çağırdı ve Martha yukarı çıktı ve Jenny ilk kez regl olmuştu Martha hüngür hüngür ağladı ve bunu kesmesi gerektiğini biliyordu çünkü bu Jenny’nin sevinç duyduğu bir olay olmalıydı yoksa tüm hayatı kararırdı ama bu sefer Martha duramadı.

Kızı Jenny: anne, eş, arkadaş.

Fay Weldon, “Weekend,” Watching Me, Watching You, 1981.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Olivia Gatwood, “Büyükannem Erkeklere Neden Güvenmediğimi Soruyor”

Oğlun olursa onu nasıl seveceksin?
Yüzlerine gülümsemeler çizilmiş
balondan çizgi film karakterlerinin
6. Cadde’ye doğru yavaş yavaş uçuştuğu
Şükran Günü Geçit Töreni görüntüleri
arkasında dönerken
büyükannem oturma odasında dolanıyor.

Cevap vermemeyi düşünüyorum.
Onu sevsem de ona güvenmeyebileceğimi anlatmayı
düşünüyorum. Onu hiç sevmeyeceğimi söylemeyi
düşünüyorum. Sırf onu korkutmak için. Bunlar yerine, şöyle diyorum:

Bir gün öldürülürsem,
ağzıma toprak tıkılmış, boynuma
külotlu çorap sarılı şekilde bedenim
bir çukurda bulunur, kimliğim
ayak tırnaklarımdan tespit edilirse lütfen gidip de
suçu bir kadında aramayın.

Babamla vadide yürüyüşe
gittiğimizde o önden koşup beni
kendi nefesim ve bomboş bir yolla baş başa bırakınca
koşmaya devam ediyorum; ama artık bir şeyden kaçar gibi.
Kanaldan su içen bir kır kurdu görünce
rastladığım bir hayvan diye içim rahatlıyor. Ağaca yaslanmış esnerken
görünce onu, babamı, bağırıyorum ona
beni tek başıma bıraktığı için. Omuzlarımı kavrıyor  
sallanan parçalarımı yerine takar gibi.

Nedir korktuğun? diye soruyor. Neden bu kadar korkuyorsun?

Bunu neden yaptığımı bilmiyorum,
karanlıkta koşar adım yürüdüğüm vakitleri
anlatmaya çalışıyorum. Belki başıma en kötüsünün geldiğini gözümde canlandırıyorumdur.
Belki ben kendimi o sığ suda
düşünebiliyorsam, sizin de düşünmeniz gerekiyordur. Belki
kızların katledilmesinden hem güzel
hem de olağandışı bir şeymiş gibi bahseden
insanları duymaktan bıkmışımdır.

Oteldeki görevliden
beni asansörün yakınındaki bir odaya yerleştirmesini istiyorum.
Evine yürüyen en yakın arkadaşımın
telefonda nefesini dinliyorum.
Yeni bir yere gittiğimde
bazen “… şehrinde kadın cesedi bulundu” yazıp aratıyorum. Adını öğreniyorum sonra.
Yaşını. Onu nerede bulduklarını: süpürgeliğin altında,
uzuvları katlanıp saklanmış. Hobilerini öğreniyorum:
şarkı söylemeyi severmiş. İzliyorum
son anlarını buldukları güvenlik kaydını, izliyorum
bizim gibi yürüyüp nefes alışını. İzliyorum
gözden kaybolmadan önce
omzunun üstünden üç kez arkaya bakışını.

Olivia Gatwood, “My Grandmother Asks Why I Don’t Trust Men,” Life of the Party, 2019.

çeviri: smb / sermelix

Mary Oliver, “Ormanda Uyku”

Toprak hatırladı beni sanki, şefkatle
geri aldı beni, düzelterek
cepleri liken ve tohumla dolu
koyu eteğini. Uyudum,
hiç uyumadığım gibi, dere yatağındaki
taş misali, yoktu
yıldızların beyaz aleviyle aramda
aklımdakilerden başkası, onlar da süzülüyordu
kusursuz ağaçların dalları arasında
gece kelebeği gibi hafif hafif. Bütün gece
duydum yaşayışını
etrafımdaki küçük âlemlerin: böcekler
ve işlerini karanlıkta halleden kuşlar. Bütün gece
yükselip alçaldım, sanki suda gibi, cebelleşerek
ışıltılı bir ölümle. Sabah olduğunda
defalarca yiterek
daha güzel bir şeye dönüşmüştüm.

Mary Oliver, “Sleeping in the Forest,” Sleeping in the Forest, 1978.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
görsel bana ait.

Mary Oliver, “Ağaçların Arasındayken Ben”

Ağaçların arasındayken ben
bilhassa söğüt ve yalancı keçiboynuzu,
aynı şekilde kayın, meşe ve çamlar da
sevincin izlerini öyle yayıyor ki etrafa
beni kurtardıklarını düşüneceğim neredeyse, hem de her gün.

Fazilet ve muhakemeye sahip olduğum
bir ben inancından çok uzaktayım,
hiç acelem yok gibi geçiyorum dünyadan,
yavaşça yürüyor, etrafı selamlayıp duruyorum.

Çevremde ağaçlar yapraklarını kımıldatıyor
ve sesleniyor bana, “Kal biraz daha.”
Işık, dallarının arasından süzülüyor.

Yeniden seslenip “Bu kadar işte,” diyorlar,
“bunu yapmaya, sakin sakin yaşamaya, ışıkla dolup
parlamaya
geldin sen de dünyaya.”

Mary Oliver, “When I am Among the Trees,” Devotions: The Selected Poems of Mary Oliver, 2017.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Andrea Dworkin, “Feminizm, Sanat ve Annem Sylvia”

Bu konuşma, 16 Nisan 1974’te Smith College, Northampton, Massachusetts’te sunulmuştur.

Bugün burada olmaktan çok mutluyum. Burada olmak sıradan bir şey değil benim için. Başka bir sürü yerde olabilirdim. Annem benim için böylesini planlamamıştı.

Size annemle ilgili bir şey anlatmak istiyorum. Adı Sylvia. Babasının adı Spiegel. Kocasının adı Dworkin. Annem elli dokuz yaşında ve şunun şurasında birkaç ay önce ciddi bir kalp krizi geçirdi. Şimdi iyileşti, işine döndü. Bir lisede sekreterlik yapıyor. Hayatının büyük bir kısmında ve benim hayatım boyunca kalp hastasıydı. Çocukluğunda ateşli romatizma geçirmiş. Söylediğine göre, asıl dertleri, erkek kardeşim Mark’a hamileyken zatürre olduğunda başlamış. Ondan sonra, hayatı hastalıklarla dolu bir çileye dönmüş. Onu takatsiz bırakan, yıllar süren hastalıkların (kalp yetmezliği, onu hayatta tutan ilaçlara verdiği toksik reaksiyonlar) ardından kalp ameliyatı oldu, sonra beyni pıhtı attı, felç geçirdi ve buna bağlı olarak uzun bir süre konuşma yetisini yitirdi. Kalp ameliyatını atlattı. Hâlâ konuşmasının hızı düşüncelerine yetişemiyor olsa da felci atlattı. Sonra, yaklaşık sekiz yıl önce kalp krizi geçirdi. Bunu atlattı. Sonra, birkaç ay önce kalp krizi geçirdi. Bunu atlattı.

Annem Jersey City, New Jersey’de iki oğlan, beş kızdan oluşan yedi çocuğun en büyük ikinci kardeşi olarak doğdu. Ebeveynleri Sadie ve Edward kuzenlerdi ve Macaristan’ın bir yerinden göçmüşlerdi. Babası ben doğmadan ölmüştü. Annesi şimdi seksen yaşında. Zengin bir aileye doğmuş olsaydı annemin kalbi böylesine zedelenir miydi, bilmenin bir yolu yok elbette. Zedeleneceğini sanmıyorum ama bilmiyorum. Kız olmasaydı farklı bir tıbbi müdahale görür müydü, bunu da bilmenin bir yolu yok elbette. Yine de, nasıl olduysa öyle oldu ve annem hayatının büyük bir kısmında epey hastaydı. Kız olduğu için kimse onu okumaya teşvik etmemişti (oysa bana söylediğine göre okumayı seviyordu eskiden ve okumayı ne zaman veya neden bıraktığını hatırlamıyordu); kimse onu üniversiteye gitmeye teşvik etmemiş ya da yaşadığı dünyanın meselelerine kafa yormaya yönlendirmemişti. Ailesi yoksul olduğundan liseyi bitirir bitirmez çalışmaya başlaması gerekmişti. Sekreter olarak tam zamanlı, cumartesi günleri ve bazı akşamlar da bir mağazada “tezgâhtar kız” olarak yarı zamanlı çalışmıştı. Sonra babamla evlendi.

Babam öğretmendi ve ödeyecek sağlık faturaları olduğundan geceleri de postanede çalışıyordu. Annemi yaşatması gerekiyordu ve bakacağı iki çocuğu vardı. Joseph Chaikin’in The Presence of the Actor’da söylediklerine katılıyorum: “Bu ülkenin tıbbi-ekonomik gerçekliği, kelimenin tam anlamıyla kimin yaşayacağına karar veren Sistemi temsil ediyor. Adaletsiz ekonomik sistemi sebebiyle bu hükümeti reddediyorum.1 Şunu belirtmem gerekir ki, başkaları bizim sahip olduklarımızdan daha azına sahipti ve sahip. Annemle benzer durumda olanlar ölüyordu ve ölüyor. Ben de bu hükümeti reddediyorum çünkü yoksullar ölüyor ve onlar yalnızca kalp rahatsızlığının, böbrek rahatsızlığının ya da kanserin değil, doktor muayenesinin 25, ameliyatın 5.000 dolar olduğu bir sistemin de kurbanı.

Ben on iki yaşımdayken annem kalp ameliyatından ve onu konuşmasından eden felçten sıyrılmıştı. Orada, bir anne olarak dikiliyor ve emirler yağdırıyordu. Birlikte oldukça zor zamanlar geçirdik. Kim olduğunu ya da benden ne istediğini bilmiyordum. Kim olduğumu bilmiyordu ama kim olmam gerektiğine dair katı fikirleri vardı. Dünyaya yaklaşımının saçma, hatta aptalca olduğunu düşünüyordum. On iki yaşıma geldiğimde, yazar ya da avukat olmak istediğimi biliyordum. Aslında annesiz büyümüştüm, bu yüzden de bazı fikirler bana etki etmemişti. Birinin karısı olmak istemiyordum, anne olmak istemiyordum.

Onu pek görmemiş olsam da beni yetiştiren aslında babamdı. Babam kitaplara ve entelektüel tartışmalara değer verirdi. Ebeveynleri Rus göçmeniydi, onun doktor olmasını istemişlerdi. Onların hayali buydu. Babam ailesine düşkün bir çocuktu, bu yüzden de kendisi tarih okumak istediyse de üniversitedeyken tıbba hazırlık dersleri aldı. Eğitimi tamamlayamayacak kadar hassastı. Kan, midesini bulandırıyordu. Böylece, bu derslerden sonra neredeyse yirmi yıl boyunca, sevdiği tarih yerine, sevmediği fen bilimlerinin öğretmenliğini yaparken buldu kendini. Sevmediği işi yapmakla meşgulken, çocuklarının mümkün olduğunca iyi bir eğitim alacağına ve bu ona neye, hangi yükümlülüğe, işe ve paraya mal olursa olsun çocuklarının kendileri ne istiyorlarsa onu yapmasını sağlamaya yemin etti. Babamın sanatı çocuklarıydı, her ne olabileceklerse onu olabilmeleri için kendini onların yetiştirilmesine adadı. Neden kızı ile oğlu arasında bir ayrım yapmadı bilmiyorum ama yapmadı. Çok eskiden beri bana okumam için kitap verirdi, her türlü fikri hakkında benimle konuşurdu, edindiğim her tutkuyu yeşertirdi ki tutkularım yaşayabilsin, yetişebilsin, büyüyebilsin. Bunu neden yaptığını bilmiyorum ama yaptı.*

Bu yüzden ailemizin üzerine annemin bir etkisi yoktu. Tarihe tutkun, kendini eğitim ve entelektüel tartışmaya adamış babam evin havasını belirlerdi. Erkek kardeşime ve bana gerçek meşguliyetimizin dünyayla olduğunu öğretti. Konuşarak, örnek olarak bize öğrettiği fikirler, ilkeler vardı. Mesela tüm komşuları, ailesi ve yaşıtları bunları kesinlikle anormal buluyorken o, ırkların eşitliğine ve bütünleşmeye inanırdı. On beş yaşımdayken aileme, evlenecek olursam ten rengine bakılmaksızın kiminle istersem onunla evleneceğimi ilan ettiğimde başkalarının öfkeli tepkilerine karşılık babam, senden başka türlüsünü beklemezdim demişti. Sivil hakları savunurdu. Sendikalara bağlıydı, öğretmenleri sendikalılaştırmak için çok uğraştı. Bu, o zamanlar pek tutulmayan bir görüştü çünkü öğretmenler kendilerini uzmanlık gereken bir meslek kolu olarak görmek istiyordu. Babam bize, Haklar Bildirisi’nde geçen ve artık çoğu Amerikan’ın pek olumlu bakmadığı ilkeleri (ifade özgürlüğünün her türüne kesin bağlılık, adil yasa önünde eşitlik ve ırkların eşitliği) öğretti.

Babama tapıyordum ama anneme sempati duymuyordum hiç. Bedenen azametli olduğunu biliyordum, babam tekrar tekrar anlatmıştı bunu ama onu Herkül gibi bir kahraman olarak göremiyordum. Bildiğim kadarıyla, hiçbir kadın da öyle olmamıştı. Annemin zihni ilgimi çekmiyordu. Basit ve taşralı gibi görünüyordu. Bir keresinde, korkunç bir tartışmanın ortasında buz gibi bir sesle bana şöyle dediğini hatırlıyorum: Aptal olduğumu düşünüyorsun. O zaman inkâr etmiştim ama şimdi haklı olduğunu görüyorum. Gerçekten de, tek derdi odamı temiz tutmam, belirli şekilde giyinmem ve saçımı öbür türlü taramam olan biri hakkında başka ne düşünebilirdim ki? Aptal olduğunu; berbat, değersiz, hatta aşağılık olduğunu düşünmem için kesinlikle büyük bir sebebim vardı: Edward Albee, Philip Wylie ve o üstün erkek sanatçı Sigmund Freud bana öyle söylemişti. Bana öyle geliyordu ki, insanlar arasında en gözden çıkarılabilir olanlar annelerdi: kimsenin onlar hakkında olumlu bir fikri yoktu, geçmişin büyük yazarlarının da, bugünün ilginç yazarlarının da. Bu yüzden de, yanımda olsa da olmasa da, bu kadın, annem; açıklanamayan, belirlenemeyen ve etkili pek çok şekilde hayatımın merkezinde olsa bile ben onu beni öfkelendiren bir cahil; erdemden, tutkudan ve bilgiden yoksun biri olarak görüyordum sadece. 1969’da evlendiğimde kendimi kurtulmuş hissettim: annemden, onun önyargılarından ve cehalet dolu emirlerinden kurtulmuştum.

Size bunları anlatıyorum çünkü, belki de tarihte ilk kez, bu hikâye sandığınızdan daha mutlu şekilde çözümleniyor.

Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unda Maria’ya Robert’la sevişmesiyle ilgili olarak “yer ayağının altından kaydı mı,” diye sorulduğunu hatırlıyor musunuz? Hayatımda, bazen benim de yer ayağımın altından kaydı. İlk kayışında on yaşındaydım. Yahudi okuluna gidiyordum ama o gün kapalıydı, Naziler’in katlettiği altı milyon için bir günlük yas ilan etmişlerdi. Ben de okulun yakınında yaşayan kuzenime gittim bu yüzden. Titriyor, ağlıyor, çığlık atıyor, kusuyordu. Nisan’da olduğumuzu ve Nisan’da en küçük kız kardeşinin gözleri önünde katledildiğini, öbür kız kardeşinin bebeğinin korkunç bir şekilde öldüğünü, kendilerinin kafalarının kazındığını— yani Nazi toplama kampında yaşadıklarını anlattı diyeyim. Her nisanda kâbuslarla ve dehşet içinde onca yıl önce o ayda neler yaşadığını hatırladığını ve her nisanda titrediğini, ağladığını, çığlık attığını ve kustuğunu söyledi. O zaman yer ayağımın altından kaydı.

İkinci kayışında on sekiz yaşındaydım ve New York’taki kadın nezarethanesinde dört gün kalmıştım. Hindiçin soykırımına karşı düzenlenen mitingde gözaltına alınmıştım. O nezaretin pisliği ve korkunçluğunun içinde dört gün ve dört gece geçirmiştim. Oradayken iki doktor şiddet dolu bir iç tetkik yaptı bana. Sonrasında on beş gün boyunca kanadım. O zaman yer ayağımın altından kaydı.

Üçüncü kayışı, feminist olduğum zamandı. Belirli bir günde ya da tek bir tecrübeden hareketle yaşanmadı. Kuzenimin ıstıraplı yaşamını on yaşımdayken ellerime bırakmasıyla ilgisi vardı; o kadınlar nezaretiyle ve dostane başlayıp kederle biten üç yıllık evlilikle ilgisi vardı. Kocamı terk ettiğim sıralardaydı, yoksulluk ve büyük bir duygusal çöküntü içinde yaşıyordum. Yavaş yavaş, adım adım gerçekleşti. Eski kocamı terk ettikten bir hafta sonra şimdi Woman Hating [Kadın Nefreti] olarak bilinen kitabımı yazmaya başladım. Evliliğimde bana ne olduğunu ve gündelik hayatımda bana insandan aşağıymışım gibi davranılan bin bir olayı çözümlemek istiyordum. İçten içte mazoşistmişim gibi geliyordu ama mazoşistliğim bana özgü değildi: tanıdığım bütün kadınlar bu yoğun mazoşistlikle yaşamlarını tüketiyordu. Bunun nedenini çözümlemek istiyordum. Bu mazoşizmi bana öğretenin babam olmadığını ve annemin de bana doğrudan bir şey öğretmediğini biliyordum. Bu yüzden ben de göze çarpan tek yerden, beni derinden etkileyen Story of O’dan [O’nun Hikâyesi] başladım. Oradan başlayıp diğer pornografileri, masalları, Çin’deki bin yıllık ayak bağlama geleneğini ve dokuz milyon cadının katledilmesini değerlendirdim. Dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair bir şey öğrendim, daha önce benden gizlenmiş olan bir şeyi: kadınların hor görülmesinin sistematik olarak toplumun her kurumuna, kültürel her kuruluşa, insanlığın her tezahürüne sızdığını fark ettim. Ve benim de bu sistematik hor görülmeyle her köşe başında, her oturma odasında, insanlar arası her etkileşimde karşılaşan bir kadın, bir insan olduğumu fark ettim. Kadın olduğunun farkına varan bir kadın olduğumdan, yani feminist olduğumdan, hayatımda ilk kez kadınlarla konuşmaya başladım ve konuşmaya başladığım kadınlardan biri de annemdi. Kendi hayatımın karanlık ve uzun tünelinden onun hayatına bağlandım. Ona şekil veren dünyayı tanıdıkça onu da tanımaya başladım. Yanına vardığımda fikir kabiliyetinin zayıflığına artık acımıyor, nitelikli zihnine hayret ediyordum. Yanına vardığımda aptal ve bayağı olduğundan artık emin olamıyor, nitelikli kudretine hayret ediyordum. Ona artık tepeden bakmıyor ve kendimi ondan üstün görmüyordum. Feminist kız kardeşlerimin taze ve ortak mücadelesi ile feminist babam olmasa annemin hayatını tekrarlayacak olan –“tekrarlayacak” derken onun hayatı nasıl önceden belirlenmişse benimkinin de öyle belirlenmesini kastediyorum– bir kız kardeş ve kadın olarak vardım yanına. Yanına vardığımda eksikleri beni utandırmıyordu artık, kendine kattıklarıyla gurur duyuyordum ve gerçekten de, annemin onurlu, güçlü ve dürüst olduğunun farkına vardım. Yirmi altı yaşıma geldiğimde bu onurun, gücün ve doğruluğun kıvanç duyulacak erdemler olduğunu anlayacak kadar haşır neşir olmuştum dünyayla ve onun meseleleriyle. Ona artık yeni bir şekilde hitap ettiğimden annem de bana karşılık verdi ve şimdi, sayısı çok olmayan ne tür zorluk çekersek çekelim o benim annem, ben onun kızıyım ve biz birbirimizin kız kardeşiyiz.

Benden feminizm ve sanat; feminist sanat diye bir şey var mı, varsa nedir gibi sorular hakkında konuşmamı rica ettiniz. Yazarlar yazmaya başlayalı beri, kim bilir ne zamandan günümüze kadar var oldu eril sanat: erkeklerin kurduğu bir dünyada erkeklere hizmet eden sanat. O sanat kadınları aşağıladı. O sanat, neredeyse istisnasız olarak, bizi yaralı varlıklar, anlayışı kıt, bayağı dertleri olan bayağı insanlar olarak betimledi. O sanat, neredeyse istisnasız olarak, öyle yoğun bir kadın düşmanlığıyla dolu ki (hatta kadın düşmanlığı onun dünya görüşünü oluşturuyor) bugüne dek neredeyse hepimiz dünyanın böyle bir yer olduğunu, kadınların böyle varlıklar olduğunu sandık.

Kendimi sorguluyorum, büyüme çağında okuduğum bütün o kitaplardan ne öğrendim? Kadınlar hakkında gerçek ya da doğru herhangi bir şey öğrendim mi? Kadınların yüzlerce yıllık tarihine ve neler yaşadıklarına dair gerçek ya da doğru herhangi bir şey öğrendim mi? O kitaplar hayatıma, hatta hayatın kendisine; yararlı, etkili, ongun, zengin, pürüzlü ya da gerçek herhangi bir şekilde ışık tuttu mu? Zannetmiyorum. O sanat ve o kitapların hizmet ettiği dünya, annemi hayatından nasıl yoksun bıraktıysa o sanat ve o kitaplar da beni benimkinden yoksun bırakırdı sanıyorum.

Büyük bir şair olarak anılan, benimse erkeklik halinin şairi olarak gördüğüm Theodore Roethke şöyle yazmış:

Kadınların şiirlerine en sık yöneltilen suçlamaların ikisi, (konu ve hissiyatta) çeşitlilik noksanlığı ve mizah anlayışı noksanlığı. Hakiki kabiliyete sahip yazarlar arasından biri, estetik ve ahlaki başka eksikliklerden de bahsedebilir: lafı dolaştırma, bayağı konuları nakşetme, ruhun hakiki acılarından saklanarak hayatın yalnızca yüzey kısmını (nesirde kadın kabiliyetine mahsus o alan) dert etme, varoluşun anlamıyla ilgilenmeyi reddetme, lirik ya da dinî tumturaklılık, yatak odasıyla sunak arasında koştururken Tanrı’ya kafa tutma ya da yazarın doğruluğu yeniden icat ettiği imasıyla debdebeye sapması, Yazgı ve zamanla ziyadesiyle meşgul olma, kadınların talihinden yakınma ve dahası.2

Eril sanatın ve onu üreten erkeklerin ayırt edici özelliği kadın düşmanlığı. Bu kadın düşmanlığının karşısında, birinin doğruluğu yeniden icat etmesi gerek.

Eril sanatçılar insanlık halini yazdıklarını, mühim konuları –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– işlediklerini söylediler bize. Bizim işlediğimiz konuların –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– biz doğamız gereği bayağı olduğumuz için bayağı olduğunu söylediler.

Eril sanatı reddediyorum. İnsanlık haline ışık tutan bir sanat değil bu, sadece -erkekler katiyen ve ebediyen utanç duysun bundan- eril dünyaya ışık tutuyor; etrafımıza baktığımızda da bu dünyanın iftihar edilecek bir yer olmadığını görüyoruz. Eril sanat, erkeklerin yüzlerce yıllık sanatı, evrensel değil, dünyada oluşumuzun kati izahı da değil. Sonuç olarak bu sanat, kadınların itaatkâr olduğu ve boyun eğdiği; onları köleleştiren, oluşlarını tamamlamaktan yoksun bırakan, yalnızca bedenleriyle tanımlayan ve alçaltan bir dünyayı anlatıyor sadece. Ben diyorum ki: benim hayatım bayağı değil, benim anlayışım bayağı değil, benim mücadelem bayağı değil. Anneminki ya da onun annesininki de değildi. Kadınlardan nefret edenleri, onları aşağılayanları, alçaltanları ve alaya alanları reddediyorum ve böylelikle şimdiye kadar üretilmiş sanatın çoğunu, eril sanatı, reddediyorum.

Feministler olarak dünyayı yeni bir biçimde yaşıyoruz. Dünyayı yeni bir gözle görüyoruz. Onu alt üst etmekle, onun içini dışına çıkarmakla tehdit ediyoruz. Onu öyle bütünüyle değiştirmeyi amaçlıyoruz ki bir gün eril yazarların metinleri antropolojinin incelediği nadir eserlerden biri olacak. Eserlerine naçiz bir arşivde rastlarlarsa bu Mailer neden bahsediyormuş böyle, diye soracak bizden sonra gelenler. Afallayıp üzülerek hayret edecekler savaşın eril methine; katlin, sakatlamanın, şiddetin ve acının eril esrarengizleştirilmesine, fallik kahramanlığın azap dolu maskesine, fallik üstünlüğün içi boş kibrine, annelerle kızların ve hayatın kendisinin zavallı tasvirine. Soracaklar, bu insanlar bu tanrılara mı inanmış gerçekten?

Feminist sanat, hakiki sanatın engin ırmağına akan ufak bir dere değil. Onsuz hali kusursuz olan bir taştaki çatlak değil. Feminist sanat, bence oldukça çarpıcı şekilde, insan türünün yarısının tabi kılınmasına dayanmayan bir sanat. Mühim konuları –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– alıp onları tümüyle insan kılan bir sanat. Hayal gücümüz böylesine sakatlandığından bunun için gereken şevki bile duyamıyoruz belki ama bu sanat diğerleri kadar mühim ve zengin yeni bir konu da türetebilir, “neşe” mi desek ona?

Kadınların daha doğmadan bayağı ve hor görülmediği; alçaltılmadığı, güçsüzleştirilmediği, sömürülmediği; kadınlara zulmedilmediği ve tecavüz edilmediği bir dünyayı canlandıramıyoruz zihnimizde, bu yüzden de o yeni dünyada ne tür bir sanatın icra edileceğini bilemeyiz. Yapmamız gereken şey, yüzlerce yıllık tarihiyle önümüzden giden kız kardeşlerimize tamamıyla hürmet ederek o yeni dünyaya ebelik etmek. O dünya da, yaşamaları için çocuklarımıza ve onların çocuklarına kalacak.

* Beni kütüphaneyle tanıştırdığını ve okumaya hep teşvik ettiğini hatırlattı annem bana. Aramızdaki bu ortaklığı unutmuştum çünkü ben büyüdükçe annemle –beni onları okumaktan hiç alıkoymasa da– okumaya direttiğim kitaplar sebebiyle bazı çatışmalar yaşadık. Ergenliğim sırasında kitaplar, bir yandan, kitap okumayan anneme karşı entelektüel üstünlüğümü, kitap okuyan babamla da denkliğimi ifade etmeye başlamıştı.
1 Joseph Chaikin, The Presence of the Actor (New York: Atheneum, 1972), syf. 126.
2 Theodore Roethke, “The Poetry of Louise Bogan” On the Poet and His Craft: Selected Prose of Theodore Roethke, ed. Ralph J. Mills (Seattle: University of Washington Press, 1965), syf. 133-134.

Andrea Dworkin, “Feminism, Art, and My Mother Sylvia”, Our Blood: Prophecies and Discourses on Sexual Politics, 1976.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
görsel: stephen parker’ın çektiği andrea dworkin fotoğrafı.

Andrea Dworkin, “Lezbiyen Onur Yürüyüşü Konuşması”

Bu konuşma, 28 Haziran 1975’te Central Park, New York’ta Lezbiyen Onur Haftası için düzenlenen bir mitingde sunulmuştur.

Lezbiyen olmanın benim için üç anlamı var:

İlki; zihnimle, kalbimle ve ruhumla kadınları sevmem, onlara değer vermem ve saygı duymam. Kadınlara duyduğum bu sevgi, hayatımın kök saldığı toprak. Ortak yaşamımızın toprağı. Herhangi başka bir toprakta solardım. Güçlü olduğum herhangi bir alanda, bu besleyici sevginin gücü ve tutkusu sayesinde güçlüyüm.

İkinci olarak, lezbiyen olmak benim için dokunma ve tadımdan gelen erotik bir tutku ve yakınlığın olması demek; yabanıl, tuzlu bir yumuşaklık, terin tatlı ıslaklığı, memelerimiz, ağızlarımız, amlarımız, birbirine karışmış saçlarımız, ellerimiz… Denizinki kadar derin ve gizemli, dağlarınki kadar kudretli ve dingin, rüzgâr kadar direngen ve değişken bedensel bir tutkudan söz ediyorum burada.

Üçüncü olarak, lezbiyen olmak benim için, kendi bedenimle hatırladığım, aradığım, arzuladığım, bulduğum ve içtenlikle hürmet ettiğim annenin anısı demek. Doğumda birbirimizden koparılana dek annelerimizle bir olduğumuz rahmin anısı demek. İçerideki, annenin içindeki, bizim içimizdeki o yere, doku ve zarlara, sıvıya ve kana geri dönmek demek.

Ortak zeminimiz olan besleyici sevgi, bedensel tutku ve annenin anısında bir onur var ve o onur öğle vaktindeki yaz güneşi gibi parıl parıl parlıyor. Bu onur hakir görülemez. Hakir görmek isteyenler güneşe avuç avuç çamur atma durumundadır. Güneş parlamaya devam eder ve çamur fırlatanlar yalnızca kendi ellerini kirletir.

Bazen güneşi yoğun katmanlar halinde kara bulutlar kapatır. Yukarı bakan biri güneş diye bir şey olmadığına yemin edebilir. Güneş parlamaya devam eder oysa. Geceleri, ışık yokken, güneş parlamaya devam eder. Yağmurda ya da doluda ya da kasırgada ya da hortumda, güneş parlamaya devam eder.

Güneş kendine, “İyi miyim? Değerli miyim? Benden yeteri kadar var mı?” diye sorar mı? Hayır, güneş yanar ve parlar. Güneş kendine, “Ay benim hakkımda ne düşünüyor? Mars bugün benimle ilgili ne hissediyor?” diye sorar mı? Hayır, güneş yanar ve parlar. Güneş kendine, “Diğer galaksilerdeki yıldızlar kadar büyük müyüm?” diye sorar mı? Hayır, güneş yanar ve parlar.

Önümüzdeki yıllarda bu ülkede korkunç bir fırtına kopacağını düşünüyorum. Gökyüzü tanınmaz halde kararacak. Sokakta yürüyenler karanlıkta yürüyecek. Hapishane ve akıl hastanesinde olanlar demirlenmiş pencerelerin ardındaki karanlığı görebilecek sadece, gökyüzünü bile değil. Açlık çekenler ve çaresizler bakışlarını yerden bile kaldıramayabilir. Onlar ayaklarının dibinde, yerde yatan karanlığı görecek. Tecavüze uğrayanlar onlara tecavüz eden kişinin yüzüne baktığında görecek karanlığı. Deliadamlar tarafından saldırıya ve zulme uğrayanlar, onlara doğru yaklaşanın kim olduğunu anlayabilmek için her an dikkatle karanlığa bakacak. Fırtına koparken, göremesek bile güneşin parlamaya devam ettiğini anımsamak zor olacak. Göremesek bile güneşin yanmaya devam ettiğini anımsamak zor olacak. Görmeye ve hissetmeye çalışacağız ve bizi hâlâ ısıttığını, orada olmasa, yanmasa, parlamasa bu gezegenin soğuk ve ıssız ve çorak bir yer olacağını unutacağız.

Hayatta olduğumuz ve alacak nefesimiz olduğu sürece, etrafımızdaki dünyanın ne kadar karanlık olduğunun bir önemi yok, güneş yanmaya ve parlamaya devam ediyor. Güneşi olmayan bir bugün yok. Güneşi olmayan bir yarın yok. Güneşi olmayan bir dün yoktu. O durağan, sıcak ve iyileştirici ışık içimizde. Önümüzdeki karanlık zamanlarda bunu hatırlayın kız kardeşlerim.

Andrea Dworkin, “Lesbian Pride”, Our Blood: Prophecies and Discourses on Sexual Politics, 1976.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
bu çevirim daha önce 5harfliler‘de yayınlanmıştı.

Katherine Mansfield, “Uçurum”

Sessizlikten bir uçurum bizi birbirimizden ayırıyor.
Bir tarafında ben duruyorum uçurumun, öbüründe sen.
Seni ne görebiliyor ne de duyabiliyorum, yine de orada olduğunu biliyorum.
Çocuksu adınla çağırıp duruyorum seni
Ve feryadımın aksi senin sesinmiş gibi yapıyorum.
Bu uçurumu nasıl kapatabiliriz? Konuşarak ve dokunarak olmaz asla.
Gözyaşıyla tamamını doldurabileceğimizi düşünürdüm önceden.
Artık kahkahamızla yırtmak istiyorum onu.

Katherine Mansfield, “The Gulf,” Poems, 1923.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Shanta Acharya, “Ambala”

Daldı odama dans ederek, mırıldanarak,
doğal afet gibi, koyu teni parıldayarak,

beni güzelliğinin çekimine bağlayarak.
Yüz maskesiyle yarı çıplak oturuyor, bacaklarıma ağda yapıyordum.

Özrü yüzüne yayılınca genişçe
dudaklarından akacak kelime şelalesini tutarak

sorun değil, dedim, kapıyı kilitlediğimi sanıyordum.
Odama istediğin zaman gelebilirsin, diye cıvıldadı—

endamlı bedeni ikiye katlandı selamıyla,
sıla hasretim dağıldı uzlaşma meramıyla.

Kadın öğrenci yurdu sürprizlerle doluydu,
farklılığın bizi insan kıldığını öğretiyordu bana.

Kapısını çaldığım ama içeri girmek için
haşmetli Giriniz’iyle beni çağırsın diye durmadığım gün

onu aynanın karşısında, içinin derinliklerine bakarken
görmeyi beklemiyordum. Bu, benim bilmediğim

yeni bir tantrik yoga pozu muydu? Motif işli
halıdaki leke, yüzündeki ıstırap

başka bir hikâye anlatıyordu. Acıyor, diye fısıldadı,
doğuracak gibi açmıştı bacaklarını.

Regl sancısı çektiğini sanarak
Bende de kramp ve sırt ağrısı oluyor, diye paylaştım duygularını.

Hayır, bu başka bir şeydi. Kesiklerin en zalim ve haşiniydi,
erkek sünnetiyle alakası yoktu,

iç geçirdi gördüğümde kesiğini—
yarası, utancı, gizli yırtığı

açığa çıkardı kıvranarak yere serilince
maskelemesi mümkün olmayan, acı ve aşağılanma dolu hayatını.

Yapabileceğim bir şey var mı, diye sordum şaşkınlıkla,
halime şükrederek.

Elimi tut, en yakın arkadaşım ol sonsuza dek.
Ailemdeki kadınlar dışında kimse

beni çıplak ve sakatlanmış görmedi.
Benim çektiklerim hiçbir şey değil,

delinme, oyulma, kesilme, dikilme ve kazınmanın dehşeti yanında—
hayata, değişime inanarak sağ kaldım ben.

Başı kucağımda, ellerimiz kenetlendi,
orada, sakatlanmamış bir dünya düşledik.

Shanta Acharya, “Ambala”, kaynağına ulaşamadım.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Olivia Gatwood, “Suratsız Sürtük”

pembe zırhlı, asi rujlu,
telli çene, yarık ağızlı,
bakışları yere eğik hırçın kız.

kulaklığın takılı ama şarkı çalmıyor
anahtarın elinde çakı gibi
sokak lambaları arasında koşar adımların
lavuk ve yavşakların eleği
kupkuru ve donuk ağzına
yabancı bir dil kahkaha

durgun suratlı sürtük, diyorlar sana
ama dingin hiçbir yanın yok, hayır
atışı kesilen kalbin gibi dudakların
birini görünce panikle çıkan
yardım çığlıkların, boğazı
arı dolu, kafası üç yüz altmış derece dönen
cinli sürtük, alt tarafı içecek almaya
alt tarafı çamaşır yıkamaya
alt tarafı partide dans etmeye çalışırken
biri çıkıp gülümsemeni söylüyor sana
ve isyana geçiyor kanın
gülümse, işte çeneni yontuyorsun
gülümse, işte içindeki ağız dolusu arıyı
seni yiyip yutmak isteyen adamın
üstüne salıyorsun.

kimi diyor ki, sen böyle doğmuşsun
ama ben buna inanmıyorum. çığlıklarla
ve yaşam dolu gelmiştin dünyaya, şimdi bir bak kendine, bak
dişlerini saklamayı nasıl öğrendiğine.

o suratının hali ne, sürtük,
suratının, sürtük, o hali ne?


suratsız sürtük, ellerinden kaptığın demir boruyla
kendini damgaladığın, ceset torbanı bir bayrak
gibi taşıdığın için seni suçlamıyorum.

kimi de diyor ki, bu ifadeyi her sabah takıyormuşsun suratına
reçel kavanozunun kapağı gibi sıkıştır istersen
buna da inanmıyorum.
böyle uyanıyorsun ve yıllardır böylesin
kapıda dört kilit,
yangın merdiveni eve zorla girilmesine çağrı gibi gelirken
güzel halinle nasıl uyuyabilirsin?

ev güvenli yerindir diyecekler sana
hayır, suratsız sürtük olmaktır güvenli yerin
suratsız sürtük olmaktır evin senin
suratsız sürtük olmak, adamın içeri girmesine engel olacaksa
evde yanıp kül olmaya razı gelerek
merdiveni kesip atmaktır.

Olivia Gatwood, “Ode to My Bitch Face”, Life of the Party, 2019.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan dinleyebilirsiniz.

Pat Parker, “Willyce’e”

seninle sevişirken
            dilimin her dokunuşunda
            sevgimle      konuşmaya
            sevgimle      cezbetmeye
            sevgimle      yalamaya
            sevgimle      içini eritmeye
      uğraşıyorum

      sesin alçalıyor
            ah tanrım!
                  ah yüce isa!

      al işte, diye düşünüyorum,
yine
bir kadının yaptıkları için
            övgüyü
            herifin teki
            topluyor.

Pat Parker, “For Willyce”, The Complete Works of Pat Parker, 2016.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.