Bit ile Ashley, “Neden (Queer Değil de) Lezbiyenim?”

Bit diyor ki:

Lezbiyen zor bir kelime. Çok fazla hecesi var. Agresif bir tınıyla ve çirkin iniş çıkışlarla dolu bir kelime.

Benim yaşlarımdaki ve kendi cinsine ilgi duyan kadınların çoğu “queer” kelimesini yeğliyor. Tek heceli, kendine dair bütün o küçük şüpheleri ve “gey”liğe sığmayan detayları kapsayacak kadar muğlak bir kelime bu ve hepsinden önemlisi, seks yanlısı bir yaklaşım sunuyor. Kim seks yanlısı olmak istemez ki?

“Queer,” “evet” anlamına gelen bir kelime. Evet! Doğru kişiyle tanışma ihtimalim var. Evet! Daha önce denemediğim şeyleri yapmaya açığım. Evet! Doğru kişiyle ve doğru zamanda öyle bir şey yapmayı düşünebilirim. Seks yanlısı olmak böyle bir şey.

“Lezbiyen,” “evet ama … şartıyla” anlamına gelen bir kelime. “… şartıyla” kısmının yeterince açık olmadığını düşünen %50’lik kesim içinse “hayır” anlamına geliyor. Hayır. Bir kereliğine bile olmaz. Hayır. Doğru kişi orada bir yerlerde DEĞİL. Hayır. Sormayı bırak. Tek başına bir cümle teşkil eden ve patlayıcı etkisi gösteren bu kısa iki heceyi söylemek, hayır demek kadınlar için çok zor.

“Bit ile Ashley, “Neden (Queer Değil de) Lezbiyenim?”” okumaya devam et

Denise Levertov, “Sır”

İki kız çözer
hayatın sırrını
beklenmedik
bir şiir dizesinde.

Sırrı bilmeyen
bendim dizeyi
yazan. Bana
(üçüncü bir kişi aracılığıyla)

sırrın ne olduğunu,
hatta hangi dizede
geçtiğini değil,
sırrı çözdüklerini

söylediler. Bir haftadan fazla
geçti üzerinden, şüphesiz ki
unutmuşlardır artık
sırrı da,

dizeyi de, şiirin
adını da. Benim
çözemediğimi
çözdüklerinden,

beni yazdığım dizeden
ötürü sevdiklerinden,
o sırrı
ölüm onları bulana dek

başka dizelerde, başka
yaşantılarda
binlerce kez yeniden
çözebilmek üzere

unuttuklarından
sevgi duyuyorum onlara. Sırrı
anlamak istediklerinden,
böyle bir sırrın olduğunu

düşündüklerinden,
evet, en çok da
ondan
sevgi duyuyorum onlara.

Denise Levertov, “The Secret,” O Taste and See: New Poems, 1964.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Lorna Goodison, “Annem Oluyorum”

Parmakları hep soğan kokan
Sarı/kahve benizli kadın

Annem ender rastlanan çiçekler yetiştiriyor
onları çayla suluyor
nehir gibi çağlamış doğururken
annemim artık ben.

Annemin keten elbisesi vardı
gök renginde
utanç değmesin adına diye
dantelli ve ipekten masa örtüleri
tutardı evinde.

Annem oluyorum
parmakları hep soğan kokan
kahve/sarı benizli kadın

Lorna Goodison, “I am Becoming My Mother,” I am Becoming My Mother, 1986.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Muriel Rukeyser, “Mit”

Çok zaman geçti. Kör ve yaşlı Oedipus yürüdü
yolları.        Tanıdık bir koku aldı.        Sphinx’ti
gelen.        Oedipus dedi ki, “Bir şey soracağım.
Annemi neden tanımadım?”         “Verdiğin cevap yanlıştı,”
dedi Sphinx.         “Ama her şeyi mümkün kılan
o cevaptı,” dedi Oedipus.         “Hayır,” dedi Sphinx.
“Sabahleyin dört ayak, öğlenleyin iki ayak, akşamleyin üç ayak
üzerinde yürüyen varlık nedir, diye sorduğumda verdiğin cevap
Adam’dı.        Kadınla ilgili bir şey demedin.”
“Adam dediğinde,” dedi Oedipus, “buna kadınlar da
dahildir. Herkes bilir bunu.”        Sphinx dedi ki, “Sen öyle
san.”

Muriel Rukeyser, “Myth,” Breaking Open, 1973.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Denise Levertov, “Farkında”

Kapıya gelince
asma yapraklarını
kendi aralarında fısıltıyla
konuşurken buldum.
Orada olmam,
konuşma tam sen gelmeden
önce bitmişçesine
kalkıp ceketlerini ilikleyerek
zaten gidiyormuş gibi yapan
insanlar gibi utandırdı onları,
yeşil soluklarını susturdu.
Gizli kapaklı
hallerinden
gördüğüm kadarı yine de
hoşuma gitti. Böylesine saklı
sesleri duymak hoşuma gitti. Bir dahakine
güneş ışığı gibi dikkatle süzülecek, kapıyı
milim milim açacak, huzurla
kulak kabartacağım.

Denise Levertov, “Aware,” This Great Unknowing: Last Poems, 2000.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Adrienne Rich, “XII”

Uyuyoruz, gece yarısı çayırlarında dönen gezegenler gibi
sırayla dönüp duruyoruz,
tek bir dokunuş kâfi geliyor
uyurken bile evrende yalnız olmadığımızı hatırlatmaya:
kendi hayalet şehirlerinde gezinen
iki dünyanın düşsel hayaletleri birbirine sesleniyor âdeta.
Konuşan kendi sesimmiş gibi
ışık yılı ya da kara yıllar ötesinden gelen
mırıltılı sözlerine uyanıyorum.
Uyurken bile seslerimiz farklı oysa
bedenlerimizse öyle benzer, yine de öyle farklı ki
kan akışımızdan akseden geçmişse
başka dillerle, başka anlamlarla yüklü—
yine de dünya tarihi kayıtlarının hepsine
yeni kasıtlarla şöyle geçebilir:
aynı cinsten iki sevgiliydik
aynı nesilden iki kadındık.

Adrienne Rich, “XII,” The Dream of a Common Language, 1978.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Olivia Gatwood ile Megan Falley, “Hayır De”

Mevsimlerden yaz. Bira ve sosislinin tatlı kokusu
milli marş gibi yayılıyor havaya.
Beyzbol sezonu şimdi, sen de beyzbolu
ve maçlara erkek arkadaşınla gitmeyi seviyorsun.

Bugün de harika bir gün olacak gibi,
babalarının omuzlarında pis pis sırıtan
oğlanlara bakıyorsun. Herkesin keyfi yerinde,
insanlara dev ekrandan bakıyorsun.

Sonra kendi yüzünü görüyorsun
ve diz çökmüş erkek arkadaşını.
Sonra bir nişan yüzüğü görüyorsun,
öyle büyük ki, ekrandan göz kamaştırıyor.

Erkek arkadaşın sana öyle bir bakıyor ki,
maç sayısını almış sanki.
Sonra kafanı kaldırdığında
binlerce kişiyi görüyorsun stadyumda.
Senin için tezahürat yapıyorlar,
evet demen için.

Bu şiir, hayır diyen kadın için:

Yürüyeceğin bir düğün geçidi olmayacağı için
stadyum basamaklarından inerken seni yuhalayacaklar.

Düğünde pirinç ya da konfeti fırlatamayacakları için
üstüne patlamış mısır atacaklar.

Düğünde buket yakalayamayacakları için
seni bileğinden yakalayacaklar.

Cani diyecekler sana. Sürtük diyecekler.
Daha beterlerini diyecekler.

Evet ya da üzgünüm dışında bir şey demeyi
öğrendiğin günü lanetleyecekler.

Kendilerini nazik zannedenler soracak,
kameralar önünde niye numara yapmadın ki,
niye herkesin önünde hayır dedin ki?
Sonuçta seyirciler arasında küçük kız çocukları vardı
ve sen sıçtığımın peri masalını esirgedin onlardan.

Artık eski erkek arkadaşın olan kişiye şöyle diyecekler,
amma da kıymet bilmez biriymiş, aklı başında her kadın
bu evlenme teklifine bayılırdı,
bu bir boku hak etmeyen,
muhtemelen kafadan çatlak biriymiş
, o da başıyla onaylayacak.

Bir yerlerde adamın teki arabasının camını indirip kadına sesleniyor,
Şişşt seksi, gel buraya. Kadın hayır diyor.
Amcık, zaten çirkinin tekisin.

Bir yerlerde bir kadın zam almayı savunuyor,
iş arkadaşları ona sürtük diyor.

Bir yerlerde bir kadını arkadaşları
baştan yaratma şovuna kaydettiriyor.
Eşofmanlarımı seviyorum diyen kadına seyirci gülüyor.
Eşofmanlarını attıklarında seyirci yine gülüyor.

Bir yerlerde bir kıza diyorlar ki,
tecavüzle ilgili o şarkıyı duymak istemiyorsan dinleme o zaman
ama şarkı markette, spor salonunda, soyunma odasında peşinden geliyor
ve kız sözleri artık ezbere biliyor.

Bir yerlerde öğrenci topluluğu partisinde
bir kadına soyunmasını söylüyorlar. Kadın reddediyor,
yüzüne kibar bir gülümseme yerleştiren bir oğlan
kolunu atıyor kadının omzuna,
dağarcığından hayır’ı silen sihirle doldurduğu bir bira ısmarlıyor ona.

On altı yaşındayım, girdiğim ilk işte patronun odasındayım,
bedenime yapacaklarının listesini fısıldıyor bana.
Hayır diyorum, maaşımı vermemekle tehdit ediyor beni.

Uzun süredir sevgilim olan erkeğin yatağındayım
o sabah zaten beş kere sevişmişiz, hayır diyorum,
o da diyor ki, ilişkimiz herhalde yürümeyecek.

Connecticut’ta bir kızı, erkek arkadaşı dışında biri
mezuniyet balosuna davet ediyor. Kız hayır diyor,
göğsüne kandan çiçekler takıyor oğlanın bıçağı.

California’da bakir bir ergen seni düşünüyor,
senin gibileri düşünüyor, hayır diyenleri düşünüyor,
yuhalayan seyircileri düşünüyor, hakkı esirgenen
o zavallı herifi düşünüyor
ve silahını* kaldırıyor.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan dinleyebilirsiniz.

* ing. “cocks his gun”. cock bir fiil olarak “silahın horozunu çekmek” anlamına gelse de isim hali argoda penis anlamında kullanılıyor. dolayısıyla burada iki anlamın da aklımızda olması lazım. silah çekmek yerine “kaldırmak” dememin sebebi de bu. tecavüz ve öldürme tehdidinin iç içeliği. bir yanda silaha sarılan erkek imgesi, bir yanda da bir silah olarak penis ya da penisi bir silah olarak “kaldırmak.”

Debbie Cameron, “‘Toplumsal Cinsiyet’in Kısa Bir Tarihçesi”

1999’da New York City’de Riki Anne Wilchins’in (kendine ‘transseksüel tehlike’ diyor ve Gender Variance Who’s Who’da 1990’ların ‘ikonik transgender kişilerinden biri’ diye tanıtılıyor) feministlerde toplumsal cinsiyet anlayışı olmadığını bildirdiği bir konuşma dinledim. Şöyle düşündüm: “ne diyor böyle? Toplumsal cinsiyet kavramını tabii ki feministler ortaya attı!”

On yılı hızlıca geçip 2009’a gelelim. 1980’lerden beri parçası olduğum feminist bir dergiden yazıların derlendiği The Trouble & Strife Reader’la ilgili konuşmak için Edinburgh’taki bir kitap fuarına gitmiştim. Sonrasında iki genç kadın sohbet etmeye yanıma geldi. İlgi çekici bir kitap, dediler, ama neden toplumsal cinsiyetten hiç bahsetmiyor?

Benim açımdan kitabın her yanı toplumsal cinsiyetle ilgiliydi. Bundan kastım, Gayle Rubin’in 1975’teki ifadesiyle, “cinsiyetlerin toplumsal olarak dayatılmış ayrımı.” Benim dönemimden feministler toplumsal cinsiyeti patriyarkanın bir aracı olarak görüyordu: insanın cinsel dimorfizminin biyolojik temeline kurulan, erkek ve dişi insanlara farklı roller, haklar ve sorumluluklar pay eden toplumsal bir sistem. 2009’a geldiğimizde herkesin “toplumsal cinsiyet”ten anladığının artık bu olmadığını biliyordum. Kitap fuarındaki genç kadınlar için “toplumsal cinsiyet,” dışarıdan dayatılan değil, bireyin kendinde bulunan ve kendinin ortaya koyduğu bir tür kimlik anlamına geliyordu. Bu toplumsal cinsiyet, cinsiyetten ayrı bir şey olmakla kalmıyordu, cinsiyetle herhangi bir alakası da yoktu. İkili bir ayrım da değildi: birden çok toplumsal cinsiyet vardı, yalnızca iki tane değil.

“Debbie Cameron, “‘Toplumsal Cinsiyet’in Kısa Bir Tarihçesi”” okumaya devam et

Penelope Shuttle, “Neşter Bilir İşini”

Neşterin
ufak bir yarık açarak
parlak ucuyla
rahmime bakarak
ölüm kalım oyunu oynayarak
tam buraya, karnımın altına
lal çizgisini oyduğu günün ertesi
kızgın gök, coşkulu seyirciye
yeteneklerini gösteren
uçaklarla gürledi
koca, mavi gökyüzünde
gürültü ve dumandan bıçaklarıyla
çapraz geçişler yapan savaşçı kanatlar
bir çocuğun doğum günü pastası gibi
parça parça kesilmiş bir gökyüzü
artık doğmayacak bir çocuk
çünkü neşter bilir işini
karnı yarıp
onu gelecekten azat etmeyi
ilk çığlıkları
uçakların gökmavisi göğe oyduğu
o devasa, al al dumandan öpücük gibi
içime kanayacak,
etimin parçası değil de
kenarda tasma gibi duracak bir hayatı
ne barındırabilir ne de adlandırabilirim.

Penelope Shuttle, “The Knife Knows How,” Poetry, vol. 146, no. 4, Jul., 1985.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Alice Walker, “Annelerimizin Bahçelerinin İzinde”

menekşeleri gülümseten annem esra’ya -çn

Kendi mizaç ve tabiatını anlattım ona. Bunların ifade bulabilmesi için daha geniş çaplı bir hayatları olması gerektiğini söyledim. … Duygularının uygun mecralar yerine onları yok eden yollara taştığını belirttim. Doğacak, onun gibi kadınlara yol gösterecek sanattan bahsettim sanıyorum güzelce. Umut etmesini ve günün getirdiklerine karşılık bir iç dünya yaratmasını diledim. … Dilimde garip bir titremeyle bir ümit şarkısı söyledim. —Jean Toomer, “Avey,” Cane

O lafını ederken uyuyakalan bir fahişeyle konuşan bir şair…

Yirmilerin başında Güney’de gezinen şair Jean Toomer ilginç bir şey keşfetti: siyah kadınların maneviyatı öylesine yoğun, öylesine derin, öylesine bilinçsizdi ki kendileri bile sahip oldukları zenginliğin farkında değildi. Kör gibi sendeleyerek ilerliyorlardı hayatta: acıdan öylesine solmuş ve afallamış, bedenleri öylesine hor kullanılmış ve sakatlanmıştı ki kendilerini umuda bile değer görmüyorlardı. Bedenlerinin onları istismar eden erkekler için dönüştüğü diğerkâm soyutlamalarda “cinsel nesne”den, hatta salt kadından fazlası olmuşlardı: “Azize” olmuşlardı. İnsan olarak algılanmak yerine, bedenleri mabede, zihinleri addedilenlerse tapınağa dönüşmüştü. Bu çıldırmış Azizeler gözlerini akıl hastası gibi delice ya da intihar gibi sessizce dikiyordu dünyaya oysa bakışlarının karşısındaki “Tanrı” koca bir kaya gibi dilsizdi.

Kimdi bu Azizeler? Bu deli, çıldırmış, zavallı kadınlar?

Kimisi, hiç şüphesiz ki, annelerimiz ve büyükannelerimizdi.

“Alice Walker, “Annelerimizin Bahçelerinin İzinde”” okumaya devam et