Denise Levertov, “Farkında”

Kapıya gelince
asma yapraklarını
kendi aralarında fısıltıyla
konuşurken buldum.
Orada olmam,
konuşma tam sen gelmeden
önce bitmişçesine
kalkıp ceketlerini ilikleyerek
zaten gidiyormuş gibi yapan
insanlar gibi utandırdı onları,
yeşil soluklarını susturdu.
Gizli kapaklı
hallerinden
gördüğüm kadarı yine de
hoşuma gitti. Böylesine saklı
sesleri duymak hoşuma gitti. Bir dahakine
güneş ışığı gibi dikkatle süzülecek, kapıyı
milim milim açacak, huzurla
kulak kabartacağım.

Denise Levertov, “Aware,” This Great Unknowing: Last Poems, 2000.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Sponsored Post Learn from the experts: Create a successful blog with our brand new courseThe WordPress.com Blog

Are you new to blogging, and do you want step-by-step guidance on how to publish and grow your blog? Learn more about our new Blogging for Beginners course and get 50% off through December 10th.

WordPress.com is excited to announce our newest offering: a course just for beginning bloggers where you’ll learn everything you need to know about blogging from the most trusted experts in the industry. We have helped millions of blogs get up and running, we know what works, and we want you to to know everything we know. This course provides all the fundamental skills and inspiration you need to get your blog started, an interactive community forum, and content updated annually.

Adrienne Rich, “XII”

Uyuyoruz, gece yarısı çayırlarında dönen gezegenler gibi
sırayla dönüp duruyoruz,
tek bir dokunuş kâfi geliyor
uyurken bile evrende yalnız olmadığımızı hatırlatmaya:
kendi hayalet şehirlerinde gezinen
iki dünyanın düşsel hayaletleri birbirine sesleniyor âdeta.
Konuşan kendi sesimmiş gibi
ışık yılı ya da kara yıllar ötesinden gelen
mırıltılı sözlerine uyanıyorum.
Uyurken bile seslerimiz farklı oysa
bedenlerimizse öyle benzer, yine de öyle farklı ki
kan akışımızdan akseden geçmişse
başka dillerle, başka anlamlarla yüklü—
yine de dünya tarihi kayıtlarının hepsine
yeni kasıtlarla şöyle geçebilir:
aynı cinsten iki sevgiliydik
aynı nesilden iki kadındık.

Adrienne Rich, “XII,” The Dream of a Common Language, 1978.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Olivia Gatwood ile Megan Falley, “Hayır De”

Mevsimlerden yaz. Bira ve sosislinin tatlı kokusu
milli marş gibi yayılıyor havaya.
Beyzbol sezonu şimdi, sen de beyzbolu
ve maçlara erkek arkadaşınla gitmeyi seviyorsun.

Bugün de harika bir gün olacak gibi,
babalarının omuzlarında pis pis sırıtan
oğlanlara bakıyorsun. Herkesin keyfi yerinde,
insanlara dev ekrandan bakıyorsun.

Sonra kendi yüzünü görüyorsun
ve diz çökmüş erkek arkadaşını.
Sonra bir nişan yüzüğü görüyorsun,
öyle büyük ki, ekrandan göz kamaştırıyor.

Erkek arkadaşın sana öyle bir bakıyor ki,
maç sayısını almış sanki.
Sonra kafanı kaldırdığında
binlerce kişiyi görüyorsun stadyumda.
Senin için tezahürat yapıyorlar,
evet demen için.

Bu şiir, hayır diyen kadın için:

Yürüyeceğin bir düğün geçidi olmayacağı için
stadyum basamaklarından inerken seni yuhalayacaklar.

Düğünde pirinç ya da konfeti fırlatamayacakları için
üstüne patlamış mısır atacaklar.

Düğünde buket yakalayamayacakları için
seni bileğinden yakalayacaklar.

Cani diyecekler sana. Sürtük diyecekler.
Daha beterlerini diyecekler.

Evet ya da üzgünüm dışında bir şey demeyi
öğrendiğin günü lanetleyecekler.

Kendilerini nazik zannedenler soracak,
kameralar önünde niye numara yapmadın ki,
niye herkesin önünde hayır dedin ki?
Sonuçta seyirciler arasında küçük kız çocukları vardı
ve sen sıçtığımın peri masalını esirgedin onlardan.

Artık eski erkek arkadaşın olan kişiye şöyle diyecekler,
amma da kıymet bilmez biriymiş, aklı başında her kadın
bu evlenme teklifine bayılırdı,
bu bir boku hak etmeyen,
muhtemelen kafadan çatlak biriymiş
, o da başıyla onaylayacak.

Bir yerlerde adamın teki arabasının camını indirip kadına sesleniyor,
Şişşt seksi, gel buraya. Kadın hayır diyor.
Amcık, zaten çirkinin tekisin.

Bir yerlerde bir kadın zam almayı savunuyor,
iş arkadaşları ona sürtük diyor.

Bir yerlerde bir kadını arkadaşları
baştan yaratma şovuna kaydettiriyor.
Eşofmanlarımı seviyorum diyen kadına seyirci gülüyor.
Eşofmanlarını attıklarında seyirci yine gülüyor.

Bir yerlerde bir kıza diyorlar ki,
tecavüzle ilgili o şarkıyı duymak istemiyorsan dinleme o zaman
ama şarkı markette, spor salonunda, soyunma odasında peşinden geliyor
ve kız sözleri artık ezbere biliyor.

Bir yerlerde öğrenci topluluğu partisinde
bir kadına soyunmasını söylüyorlar. Kadın reddediyor,
yüzüne kibar bir gülümseme yerleştiren bir oğlan
kolunu atıyor kadının omzuna,
dağarcığından hayır’ı silen sihirle doldurduğu bir bira ısmarlıyor ona.

On altı yaşındayım, girdiğim ilk işte patronun odasındayım,
bedenime yapacaklarının listesini fısıldıyor bana.
Hayır diyorum, maaşımı vermemekle tehdit ediyor beni.

Uzun süredir sevgilim olan erkeğin yatağındayım
o sabah zaten beş kere sevişmişiz, hayır diyorum,
o da diyor ki, ilişkimiz herhalde yürümeyecek.

Connecticut’ta bir kızı, erkek arkadaşı dışında biri
mezuniyet balosuna davet ediyor. Kız hayır diyor,
göğsüne kandan çiçekler takıyor oğlanın bıçağı.

California’da bakir bir ergen seni düşünüyor,
senin gibileri düşünüyor, hayır diyenleri düşünüyor,
yuhalayan seyircileri düşünüyor, hakkı esirgenen
o zavallı herifi düşünüyor
ve silahını* kaldırıyor.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan dinleyebilirsiniz.

* ing. “cocks his gun”. cock bir fiil olarak “silahın horozunu çekmek” anlamına gelse de isim hali argoda penis anlamında kullanılıyor. dolayısıyla burada iki anlamın da aklımızda olması lazım. silah çekmek yerine “kaldırmak” dememin sebebi de bu. tecavüz ve öldürme tehdidinin iç içeliği. bir yanda silaha sarılan erkek imgesi, bir yanda da bir silah olarak penis ya da penisi bir silah olarak “kaldırmak.”

Debbie Cameron, “‘Toplumsal Cinsiyet’in Kısa Bir Tarihçesi”

1999’da New York City’de Riki Anne Wilchins’in (kendine ‘transseksüel tehlike’ diyor ve Gender Variance Who’s Who’da 1990’ların ‘ikonik transgender kişilerinden biri’ diye tanıtılıyor) feministlerde toplumsal cinsiyet anlayışı olmadığını bildirdiği bir konuşma dinledim. Şöyle düşündüm: “ne diyor böyle? Toplumsal cinsiyet kavramını tabii ki feministler ortaya attı!”

On yılı hızlıca geçip 2009’a gelelim. 1980’lerden beri parçası olduğum feminist bir dergiden yazıların derlendiği The Trouble & Strife Reader’la ilgili konuşmak için Edinburgh’taki bir kitap fuarına gitmiştim. Sonrasında iki genç kadın sohbet etmeye yanıma geldi. İlgi çekici bir kitap, dediler, ama neden toplumsal cinsiyetten hiç bahsetmiyor?

Benim açımdan kitabın her yanı toplumsal cinsiyetle ilgiliydi. Bundan kastım, Gayle Rubin’in 1975’teki ifadesiyle, “cinsiyetlerin toplumsal olarak dayatılmış ayrımı.” Benim dönemimden feministler toplumsal cinsiyeti patriyarkanın bir aracı olarak görüyordu: insanın cinsel dimorfizminin biyolojik temeline kurulan, erkek ve dişi insanlara farklı roller, haklar ve sorumluluklar pay eden toplumsal bir sistem. 2009’a geldiğimizde herkesin “toplumsal cinsiyet”ten anladığının artık bu olmadığını biliyordum. Kitap fuarındaki genç kadınlar için “toplumsal cinsiyet,” dışarıdan dayatılan değil, bireyin kendinde bulunan ve kendinin ortaya koyduğu bir tür kimlik anlamına geliyordu. Bu toplumsal cinsiyet, cinsiyetten ayrı bir şey olmakla kalmıyordu, cinsiyetle herhangi bir alakası da yoktu. İkili bir ayrım da değildi: birden çok toplumsal cinsiyet vardı, yalnızca iki tane değil.

“Debbie Cameron, “‘Toplumsal Cinsiyet’in Kısa Bir Tarihçesi”” okumaya devam et

Penelope Shuttle, “Neşter Bilir İşini”

Neşterin
ufak bir yarık açarak
parlak ucuyla
rahmime bakarak
ölüm kalım oyunu oynayarak
tam buraya, karnımın altına
lal çizgisini oyduğu günün ertesi
kızgın gök, coşkulu seyirciye
yeteneklerini gösteren
uçaklarla gürledi
koca, mavi gökyüzünde
gürültü ve dumandan bıçaklarıyla
çapraz geçişler yapan savaşçı kanatlar
bir çocuğun doğum günü pastası gibi
parça parça kesilmiş bir gökyüzü
artık doğmayacak bir çocuk
çünkü neşter bilir işini
karnı yarıp
onu gelecekten azat etmeyi
ilk çığlıkları
uçakların gökmavisi göğe oyduğu
o devasa, al al dumandan öpücük gibi
içime kanayacak,
etimin parçası değil de
kenarda tasma gibi duracak bir hayatı
ne barındırabilir ne de adlandırabilirim.

Penelope Shuttle, “The Knife Knows How,” Poetry, vol. 146, no. 4, Jul., 1985.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Alice Walker, “Annelerimizin Bahçelerinin İzinde”

menekşeleri gülümseten annem esra’ya -çn

Kendi mizaç ve tabiatını anlattım ona. Bunların ifade bulabilmesi için daha geniş çaplı bir hayatları olması gerektiğini söyledim. … Duygularının uygun mecralar yerine onları yok eden yollara taştığını belirttim. Doğacak, onun gibi kadınlara yol gösterecek sanattan bahsettim sanıyorum güzelce. Umut etmesini ve günün getirdiklerine karşılık bir iç dünya yaratmasını diledim. … Dilimde garip bir titremeyle bir ümit şarkısı söyledim. —Jean Toomer, “Avey,” Cane

O lafını ederken uyuyakalan bir fahişeyle konuşan bir şair…

Yirmilerin başında Güney’de gezinen şair Jean Toomer ilginç bir şey keşfetti: siyah kadınların maneviyatı öylesine yoğun, öylesine derin, öylesine bilinçsizdi ki kendileri bile sahip oldukları zenginliğin farkında değildi. Kör gibi sendeleyerek ilerliyorlardı hayatta: acıdan öylesine solmuş ve afallamış, bedenleri öylesine hor kullanılmış ve sakatlanmıştı ki kendilerini umuda bile değer görmüyorlardı. Bedenlerinin onları istismar eden erkekler için dönüştüğü diğerkâm soyutlamalarda “cinsel nesne”den, hatta salt kadından fazlası olmuşlardı: “Azize” olmuşlardı. İnsan olarak algılanmak yerine, bedenleri mabede, zihinleri addedilenlerse tapınağa dönüşmüştü. Bu çıldırmış Azizeler gözlerini akıl hastası gibi delice ya da intihar gibi sessizce dikiyordu dünyaya oysa bakışlarının karşısındaki “Tanrı” koca bir kaya gibi dilsizdi.

Kimdi bu Azizeler? Bu deli, çıldırmış, zavallı kadınlar?

Kimisi, hiç şüphesiz ki, annelerimiz ve büyükannelerimizdi.

“Alice Walker, “Annelerimizin Bahçelerinin İzinde”” okumaya devam et

Alice Walker, “Kadınlar”

Kadınlar vardı o vakitler
Annemin neslinden
Sesleri boğuk—adımları
Sağlam
Elleriyle olduğu kadar
Yumruklarıyla da
Nasıl da vururlardı
Kapılara
Ütülerlerdi
Kolalarlardı beyaz
Gömlekleri
Nasıl da başını çekerlerdi
Orduların
Saçı başı dağılmış komutanların
Mayın döşenmiş tarlalardan
Bubi tuzaklı
Mutfaklardan geçerek
Bize bir yer
Sıralar
Kitaplar bulmaya
Kendileri
Tek bir
Sayfasını öğrenmemişken
Bizlerin öğrenmesi gerektiğini
Nasıl da bilirlerdi.

Alice Walker, “Women,” kaynağına erişemedim.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
walker bu şiirini, “annelerimizin bahçelerinin izinde” metninde alıntılıyor. herhangi bir şiir kitabında geçiyor mu ya da hangisinde geçiyor bilemiyorum. yazının içinde kaybolmaması için veya sadece şiiri okumak isteyenler olursa diye ayrı olarak da paylaşmak istedim.

Carol Ann Duffy, “Kırmızı Başlıklı Kız”

Çocukluğun sonunda evler yok olup
oyun alanlarına, diz çökmüş evli adamların
metres gibi tuttuğu fabrika ve arsalara döndü,
sessiz demiryolu hattından, münzevinin karavanından geçerek
sonunda ormanın eşiğine vardın.
Kurdu ilk kez burada gördüm.

Açıkta duruyor, uzata uzata kurt gibi,
şiirini yüksek sesle okuyordu, kitabı tutuyordu kıllı pençesi,
kırmızı şarap boyamıştı sakallı çenesini. Ne büyük kulakları
vardı! Ne büyük gözleri vardı! Ne dişler!
Ara verilince, beni kesin fark etmesini sağladım:
dokunulmamış, kimsesiz, on altılık çekici çıtır. Bana içki ısmarladı,

ilkimi. Neden diye sorabilirsiniz. İşte nedeni. Şiir.
Kurt, biliyordum ki, beni ormanın derinliklerine götürecekti,
evden uzağa, baykuşların gözleriyle aydınlanan
karanlık, karışık ve dikenli yere. Peşinden süründüm,
çoraplarım paramparça oldu, dal ve filizlere takılan
ceketimde kırmızı zerreler, cinayet ipuçları. Yitirdim ayakkabılarımı

ama vardım işte, kurdun inine, dikkat etmeli kendime. O gecenin ilk dersi,
kulağımda kurdun nefesi, aşk şiiriydi.
Şafağa dek yapıştım kıvranan postuna, zira
hangi küçük kız, kurtları yürekten sevmezdi ki?
Doladığı ağır pençelerinden sıyrıldım sonra
ve diri bir kuşun –beyaz bir kumru– peşinden gittim;

ellerimden, doğruca, onun açık ağzına uçtu.
Tek bir ısırık, öldü. Ne hoş, yatakta kahvaltı, dedi
ağzının suyu akarken. O uyur uyumaz inin arkasına
gittim gizlice, koca bir duvar kitaplarla kıpkırmızı, altın rengi parlıyordu.
Kelimeler, kelimeler gerçekten de dilde, zihinde canlanıyordu
sıcak, kalbi atan, kendinden geçmiş, kanatlanan kelimeler; müzik ve kan.

O zamanlar gençtim ama, ormanda
on yılımı aldı görebilmem mantarın
gömülü cesedin ağzını tıkadığını, kuşların
ağaçların dile gelmiş fikirleri olduğunu, ağaran kurdun
yıllar boyu, mevsimler boyu, aynı uyakla, aynı sebeple
aya aynı eski şarkıyı uluduğunu. Baltayı vurdum

salkımsöğüte nasıl ağladığını* görmeye. Baltayı vurdum somona
nasıl sıçradığını görmeye. Baltayı vurdum kurda
o uyurken, testislerinden boğazına tek bir yarık ve
büyükannemin ışıldayan, bakire beyazı kemiklerini gördüm.
Yaşlı karnını taşlarla doldurdum. Diktim kurdu geri.
Çiçeklerimle çıkıyorum ormandan, şakıyarak, bir başıma.

Carol Ann Duffy, “Little Red-Cap,” The World’s Wife, 1999.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
* salkımsöğütün ingilizcesi “ağlayan söğüt” (weeping willow).

Jemima Repo, “Toplumsal Cinsiyet Öğretisinden Çıkmak”*

“Toplumsal cinsiyet” hakkında bildiklerimizi unutmaya çalışsaydık ne olurdu?

Unutmak derken, toplumsal cinsiyetin ne olduğu, ne anlama geldiği ve nasıl işlediğiyle ilgili düşündüğümüz, hatta onu “orada bir yerde” var olan bir “şey” olarak değerlendiğimiz öğretiden çıkmayı kastediyorum. Bu yazıda, toplumsal cinsiyet öğretilerinden çıkma uğraşının, toplumsal cinsiyete yeni bir teorik ve metodolojik yaklaşım oluşturmada atılacak ilk adım olduğunu öne süreceğim.

Toplumsal cinsiyet teorisinin önüne geçmek ve öğretilerinden çıkmak, toplumsal cinsiyetle ilgili güncel tartışma ve gerilimlerden uzaklaşmak ve onun politik imkân ve kısıtlamalarını yeniden değerlendirmek için fırsat sağlar. Feministler yaklaşık yirmi yıldır, toplumsal cinsiyet kavramının eleştirel yanının hafifletilmesine hayıflanıyor. Birçoğu, toplumsal cinsiyetin gündelik kullanımda ve politika oluştururken iktidar hiyerarşilerini parçalayacak bir araç sunmak yerine “cinsiyet” ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandığını ya da daha da beteri, piyasa odaklı yönetimin, cinsiyet eşitliğini teşvik etme kisvesi altında kadınların esnetilebilir ve risk taşıyan işlerini çoğaltmak için bu kavramı gasp ettiğini düşünüyor. Diğer tartışmalarda, toplumsal cinsiyetin bir iktidar düzeni mi yoksa şahsi kimlik olarak mı algılanacağı Anglo-Amerikan feministler arasında derin anlaşmazlıklar yaratırken “toplumsal cinsiyet ideolojisi” denilen şeye saldırı, muhafazakâr ve aşırı sağcıların dayanak noktası haline geldi. Dolayısıyla, günümüzde toplumsal cinsiyet, farklı politik özne ve kurumlar arasında değişik anlam ve amaçlarla kullanılıyor.

“Jemima Repo, “Toplumsal Cinsiyet Öğretisinden Çıkmak”*” okumaya devam et

Lori Gruen, “Bizi Beslenmemizi Değiştirmeye İten Saikler Nedir?”

İyi arkadaşım olan tanınmış bir düşünür, kısa süre önce bana Burger King’in yeni satışa çıkaracağı “Impossible™ WHOPPER® Sandwich”[1] sayesinde veganlığa geçişinin kolaylaşacağını söyledi. (“%100 WHOPPER®, %0 Dana Eti” sloganlı Impossible™ WHOPPER® bitki bazlı bir hamburger). Şaka yollu söylenmiş olsa da bu ifade, işi ve meşguliyeti akıl yürütme olanların bile diğer hayvanlara olan tavırlarını değiştirmek için neden hâlâ hayvanları ciddiye almak üzere geçmişte sunulmuş güçlü argümanlar temel alınarak zorlanması gerektiğini düşünmeme sebep oldu. Antik çağlardan beri, Pisagor ve Valluvar gibi filozoflar hayvan yemeye karşı çıkmış, yüzyıllar içinde hayvan etiğine dair daha detaylı argümanlar üretilegelmiştir. Bu yönde argümanlar daha ikna edici hale gelse de insanların diğer hayvanları kullanma oranı bir hayli arttı. Hayvanları çoğunlukla beslenme amaçlı kullanıyoruz ama tıbbi araştırmalar ve çeşitli eğlence aktivitelerinde de (at yarışı, avcılık, sirkler, egzotik hayvan ticareti vb.) kullanılıyorlar, insan faaliyetleri yüzünden türlerin soyunun tamamen tükendiği oluyor. Son günlerde dolaşıma giren ve oldukça şaşırtıcı bir memde de görüldüğü üzere, insanlar birbirlerini bizim hayvanları öldürdüğümüz oranda öldürseydi 17 gün içinde soyumuz tükenmiş olurdu.

“Lori Gruen, “Bizi Beslenmemizi Değiştirmeye İten Saikler Nedir?”” okumaya devam et